
Bu metin, bir izdivaç hikâyesinin özetini sunuyor. “Aşk ve Nefret” teması etrafında şekillenen bir anlatımla karşınızdayım.
Bitmeyen adaylık süreci, donmuş müzakereler ve tarafların karşılıklı konfor alanları üzerinde duracağım.
Aslında, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin karmaşık yapısından bahsedeceğim. Zaman zaman aşk, zaman zaman da nefret duygularının ön plana çıktığı bu ilişkide bir evlilik hayali var.
Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Türkiye’ye dair yaptığı son açıklamalar, ilk bakışta diplomatik bir denge arayışını yansıtıyor gibi görünse de, derin bir gerçekliğin üzerini örtüyor: Türkiye-AB ilişkileri artık bir ilerleme hikâyesi olmaktan çıkmış ve karşılıklı olarak idare edilen bir “mesafe siyaseti”ne dönüşmüştür. Taraflar birbirlerini eleştiriyor; ancak bu eleştiriler ne gerçek bir dönüşüm yaratmakta ne de ilişkileri kopma noktasına getirmekte. Ortaya çıkan tablo, giderek kurumsallaşan bir statükoyu işaret ediyor.
Stratejik Vaadlerin Zayıflaması
44 yıllık gazetecilik kariyerimin 35 yılını Avrupa’da Türkiye-Avrupa ilişkilerini kaleme alarak geçirdim. Başlığını taşıyan bir kitabı tamamlamak üzereyim… “Hani biz evlenecektik?” kitabı, bir aşk ve nefret ilişkisini anlatıyor.
Türkiye’nin Avrupa yolculuğu 1963 Ankara Anlaşması ile başlamış; 1999 Helsinki Zirvesi’nde adaylık statüsü kazanmasıyla yeni bir evreye girmiştir. O dönemde verilen sözler oldukça açıktı: Demokratikleşme, hukuk devleti ve insan hakları alanında ilerleme sağlandıkça Türkiye’nin üyelik yolu açılacaktı.
Fakat bu vaat zamanla erozyona uğradı. Avrupa Birliği, Türkiye’nin adaylığını hiçbir zaman tam anlamıyla içselleştirmedi. Türkiye ise bu süreci uzun süre bir “geri dönüşsüz hedef” olarak sundu. Bugün geldiğimiz noktada, adaylık, iki tarafın da ciddiyetle inanmadığı bir diplomatik etikete dönüşmüş durumda.
2005’te başlayan tam üyelik müzakereleri, ilerlemekten çok, bekletilmekte kullanılan bir kapı haline geldi.
Oysa müzakereler, teorik olarak Türkiye’nin üyeliğe en yakın olduğu anı temsil ediyordu. Ancak pratikte, siyasi engeller ve karşılıklı isteksizlik nedeniyle süreç hızla tıkandı. Kıbrıs meselesi gibi birçok başlık, teknik nedenlerden çok politik gerekçelerle askıya alındı.
Tarafların Konfor Alanı
Bu noktada gözden kaçan bir durum var: Tıkanma, zamanla her iki taraf için de işlevsel hale geldi. AB, Türkiye’yi üyelik dışında tutarken “müzakere süreci devam ediyor” söylemini sürdürdü; Türkiye ise iç politikada Avrupa perspektifini tamamen terk etmeden hareket edebildi. Böylece müzakereler, ilerlemekten ziyade askıda tutmak için varlığını sürdürdü.
Türkiye’de 2010’lu yıllarla birlikte artan demokratik gerileme, ilişkilerin seyrini köklü bir şekilde değiştirdi. Yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü ve kuvvetler ayrılığı gibi konularda yaşanan sorunlar, bir dönem AB’nin en sert eleştirilerine maruz kalıyordu. Geçmişte bu tür gerilemeler, müzakere başlıklarının askıya alınması gibi somut yaptırımlarla karşılık bulmaktaydı.
Ancak günümüzde durum farklı. AB, Türkiye’deki demokratik aşınmayı eleştirmeye devam etse de, bu eleştiriler artık ciddi bir siyasi baskıya dönüşmüyor. Daha çarpıcı olanı ise, Avrupa Birliği’nin bir zamanlar üyelik sürecinin temel şartı olarak sunduğu kriterlerin ihlali karşısında eskisi kadar ısrarcı olmamasıdır.
Bu değişim rastgele değil. Türkiye’nin göç yönetimi, enerji hatları ve bölgesel güvenlikte oynadığı rol, AB için vazgeçilmez bir işlev yaratıyor. Bu nedenle Brüksel, Ankara’yı demokratik standartlar üzerinden sıkıştırmak yerine, mevcut durumu “yönetilebilir” buluyor. Başka bir deyişle, Türkiye’nin demokratik gerilemesi, yalnızca bir sorun olmanın ötesinde, AB’nin Türkiye’yi üyelik dışında tutmasını meşrulaştıran bir gerekçe haline geliyor. Elbette eleştiriler var ama baskı yok.
Ortaya çıkan bu yeni denge, her iki taraf için de bir tür “konfor alanı” oluşturmuş durumda. Türkiye, AB’den gelen sınırlı eleştirileri iç politikada etkisiz hale getirebiliyor; AB ise Türkiye ile ilişkilerini stratejik çıkarlar üzerinden sürdürürken, değerler temelindeki sorumluluklarını geri planda tutabiliyor.
Bu durum, ilişkilerin en çarpıcı paradoksunu yaratıyor: Türkiye demokratik standartlardan uzaklaştıkça üyelik perspektifi zayıflıyor; ancak bu süreç, AB’nin Türkiye’ye yönelik yaptırım kapasitesini de fiilen ortadan kaldırıyor. Çünkü Brüksel, artık Türkiye’yi dönüştürmekten çok, onu “kontrol edilebilir bir mesafede” tutmayı tercih ediyor.
Avrupa’nın Değerleri de Yıpranıyor
Türkiye-AB ilişkileri, karşılıklı eleştirilerin gölgesinde sürdürülmekte ve kimse gerçekten bir değişim istememektedir. Üyelik hedefi büyük ölçüde anlamsızlaşırken, müzakereler sembolik bir çerçeveye indirgenmiştir.
Ancak bu sürecin en büyük kaybı, yalnızca Türkiye’nin üyelik perspektifi değil. Avrupa Birliği’nin kendi değerler sistemi de ciddi bir sınavdan geçmektedir. Çünkü demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları gibi ilkeler, ancak tutarlı bir şekilde savunulduğunda anlam kazanır.
Eğer bu ilkeler jeopolitik çıkarlar karşısında esnetilebiliyorsa, o zaman sorun sadece Türkiye’nin değil, Avrupa’nın da çözmesi gereken bir inandırıcılık meselesidir. Ve belki de asıl kriz
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



