
Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki ilişkiler, uzun bir süre boyunca ortaklık vizyonundan uzaklaşarak “al-ver” esasına dayanan bir dengeye dönüşmüştür. Göç yönetimi, enerji güvenliği, ticaret ve bölgesel krizler gibi konularda tarafların birbirlerine ihtiyaç duyduğu ifade edilse de, bu ihtiyaç kısa vadeli çıkarların belirlediği bir ilişki biçimini ortaya çıkarmaktadır. Katılım müzakerelerinin fiilen askıya alınmış olması, bu durumun somut göstergelerinden biridir.
3 Ekim 2005’te AB tarafından Türkiye ile başlatılan katılım müzakereleri sürecinde açılan 16 fasıldan yalnızca Bilim ve Araştırma Faslı geçici olarak kapatılmıştır. Müzakere sürecinde, fasıllar, aday ülkelerin AB Konseyi tarafından belirlenen açılış kriterlerini yerine getirmelerine göre açılmakta ve kapanış kriterlerini yerine getirmelerine göre geçici olarak kapatılmaktadır. Üye ülkelerin olumsuz görüş bildirmesi, fasılların açılmasını veya kapatılmasını engelleyebilmektedir. 11 Aralık 2006 tarihinde yapılan Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi’nde, Türkiye’nin yükümlülüklerini yerine getirmesine rağmen “Malların Serbest Dolaşımı”, “İş Kurma ve Hizmet Sunumu Serbestisi”, “Mali Hizmetler”, “Tarım ve Kırsal Kalkınma”, “Balıkçılık”, “Ulaştırma Politikası”, “Gümrük Birliği” ve “Dış İlişkiler” fasıllarında müzakerelerin açılamayacağı kararlaştırılmıştır. Fransa’nın engellediği 5 fasıl ve Ek Protokol nedeniyle açılamayan 8 fasıl göz önünde bulundurulduğunda, sadece 3 fasıl açılma imkanı taşımaktadır.
Bunun yanı sıra, son yıllarda ülkedeki demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü alanlarında yaşanan gerileme, katılım müzakerelerinin geleceği açısından önemli bir engel oluşturmuştur. Türkiye’nin AB’ye katılımına mesafeli yaklaşan üye ülkeler, bu durumu üyelik sürecinin askıya alınmasının gerekçesi olarak kullanmakta ve süreçteki tıkanıklığın sorumlusunun Türkiye olduğunu öne sürmektedir.
AB, 2000 yılında kabul ettiği Lizbon Gündemi ile, toprak ihtilafı olan bir aday ülkenin bu sorunu çözmeden AB’ye katılamayacağı ilkesini benimsemiştir. Bu doğrultuda, 2004 yılında Kıbrıs’ta sunulan Annan Planı, iki halkın referandumuna tabi tutulmuştur. Kıbrıs Türkleri bu planı kabul ederken, Kıbrıs Rumları reddetmiştir. GKRY’nin üye yapılmaması halinde Yunanistan’ın diğer aday ülkelerin üyeliğini veto edeceğini açıklaması, AB’nin bu durumu göz ardı ederek GKRY’yi kabul etmesine yol açmıştır. Bu karar, Türkiye-AB ilişkilerini ve Birlik’in genişleme politikasını olumsuz etkilemiştir. GKRY, bu tarihten sonra Türkiye’nin AB ile ilişkilerini engelleme rolünü sürdürmüş ve bu durum AB içinde kalıcı bir engel olarak kabul edilmiştir.
Bu çerçevede, Ursula von der Leyen’in yapmış olduğu “Avrupa Birliği’nin Durumu” konuşmalarında Türkiye’yi resmi aday ülkeler arasında zikretmemesi dikkat çekicidir. AB dışındaki bazı ülkelerle iş birliği perspektiflerinden bahsederken, Türkiye’ye yer vermemesi de, Ankara’nın bu çerçeveden dışlanmak istendiğine dair bir strateji olarak yorumlanabilir. Öte yandan, Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier gibi bazı Avrupalı liderlerin Türkiye’nin Avrupa güvenliği açısından önemine vurgu yapması, konuya dair farklı görüşlerin mevcut olduğunu ortaya koymaktadır.
Mevcut tablo, Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin giderek daha fazla araçsallaştığını ve stratejik derinlikten uzaklaştığını göstermektedir. “Pozitif gündem” adı altında bazı konularda ilerleme sağlanması ihtimali bulunsa da, Türkiye’nin Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tatmin edecek adımlar atması şartıyla böyle bir ilerleme mümkün olmaktadır. Bu durum, karşılıklı güvenin tesis edilmesini zorlaştırmakta ve ilişkilerin daha dengeli ve karşılıklı fayda üreten bir yapıya kavuşmasını engellemektedir. Böyle bir ortamda, mevcut üyelik perspektifinin gerçekçi olup olmadığı sorusu da önem kazanmaktadır.
Küresel sistemde stratejik rekabetin arttığı bir dönemde, AB’nin kendisini “jeopolitik aktör” olarak konumlandırma çabası mevcut yapısal sorunlarla sınanmaktadır. Türkiye’nin bölgedeki artan önemi, AB’nin güvenlik alanındaki katkısına ihtiyaç duyduğunun bir göstergesidir. Türkiye’nin İtalya, İspanya, Romanya ve Polonya gibi AB üyesi ülkelerle savunma sanayi alanındaki iş birliği, bu ihtiyacın giderek daha fazla fark edildiğini göstermektedir.
AB’nin jeopolitik oyuncu olma iddiasını gerçekleştirebilmesi için karar alma mekanizmalarında reform yapılması gerekliliği de sıkça gündeme gelmektedir. Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un önerdiği gibi, AB’nin dış ve güvenlik politikasını ilgilendiren alanlarda oybirliği gerekliliğinden nitelikli oy çoğunluğu sistemine geçiş, daha hızlı ve etkili karar alınabilmesi açısından önemli bir adım olabilir. Aksi takdirde, ulusal vetoların belirleyici olduğu mevcut yapı, Birliğin küresel krizlere etkili yanıt vermesini zorlaştıracak ve jeopolitik anlamda hantallaşmasına yol açacaktır. Bu durum, AB’yi daha kapsayıcı iş birliklerine yönelmeye zorlayabilir.
Bu çerçevede, AB ve Türkiye, tam üyelik perspektifi ortadan kaldırılmaksızın işlevsel bir ortaklık modelini düşünmeye yönlendirilebilir. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestisi sürecinin ilerletilmesi ve güvenlik alanında daha kurumsal iş birliği mekanizmalarının geliştirilmesi gibi adımlar, bu tür bir modelin temel unsurlarını oluşturabilir.
Ancak bu dönüşüm, her iki tarafın da mevcut ilişki biçiminin sürdürülebilir olmadığını kabul etmesi gerekmektedir. Türkiye’nin iç reform gündemini yeniden canlandırması ve demokrasi, temel hak ve özgürlükler ile hukukun üstünlüğü alanlarında somut ilerlemeler kaydetmesi, AB ile ilişkilerin yeniden yapılandırılması açısından önemli bir zemin oluşturacaktır. Aynı şekilde, AB’nin Türkiye’ye yönelik yaklaşımında daha kapsayıcı ve stratejik bir perspektif benimsemesi, kısa vadeli siyasi hesapların ötesine geçmesi ve GKRY-Yunan engellemelerini aşacak bir esnekliği kendi sistemine entegre etmesi gerekmektedir.
Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde önemli referans noktaları Avrupa Konseyi, NATO ve AB’dir. Türkiye’nin Batı ile ilişkilerini yeni bir anlayış temelinde güçlendirmesi hedefleniyorsa, bunun yalnızca NATO çerçevesiyle sınırlı kalmaması, diğer iki kurumla ilişkilerin de sağlamlaştırılmasına yönelik çaba harcanması önem taşımaktadır. Türkiye’nin Batı içindeki yerini güçlendirecek hamlelerin, AB ile ilişkileri de kapsayan daha geniş bir stratejik perspektife oturtulması gerekmektedir.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



