
Türkiye ve Suriye’deki ‘süreçlerin’ birbirine bağlı olarak ilerlediği tespiti, son günlerde bir kez daha karşımıza çıktı.
Bu durumu şahsen deneyimleme fırsatı buldum; nasıl mı oldu? Hemen açıklayayım.
Rojava’nın abluka altına alınması, çatışmalar ve Türkiye’deki tepkileri yakından takip eden biri olarak, bu süreci içeriden dinlemenin yollarını arıyordum. O sırada, geçici Şam hükümeti ile SDG arasındaki entegrasyon sürecinde görüşmeler hızlanmış, bazı atamalar yapılmış ve rehine takasları başlamıştı. Ben de rehinelere ulaşarak bir röportaj dizisi yapmayı planladım. 9 Nisan’da hedeflediğim ilk röportajı gerçekleştirdim. Ancak sonrasında rehine haberleri kesilmeye, takaslar gerçekleşmemeye başladı.
Bu sırada Türkiye’deki süreç de duraksama sinyalleri vermeye başladı. Ardından Suriye’de esir takasları durdu, yerinden edilen Sereklani ve Afrinlilerin evlerine dönüşü engellendi, iki taraf arasındaki görüşmeler ve yeni atama süreçleri kesildi. Kısacası, entegrasyon süreci de durma noktasına geldi; tıpkı Türkiye’deki süreç gibi. Ancak bu duruma “dondu” demeyen bir bekleyiş dönemindeyiz!
Bir süredir, yeni röportajlar yapılıp yapılmayacağını merakla bekliyorum ama henüz bir gelişme yok. Sahadaki meslektaşlarıma danışıyorum; onlar da kendi süreçlerini anlamaya çalışıyorlar.
İddialı bir görüş olarak, Türkiye ve Suriye’nin ‘Kürt politikalarında’ ortak bir karar mekanizmasıyla hareket ettiğini söyleyebilirim. Bu bağlamda, Ortadoğu uzmanları Suriye’deki olası karışıklıklara dikkat çekiyor. “Duraksamanın ardından Rojava üzerinden gerilimler artabilir” yorumları yapılıyor. Çeşitli senaryolar mevcut ama bu yazının konusu değil; belki ilerleyen günlerde buna değiniriz. Ancak bir gerçek var ki Ortadoğu, Suriye özelinde hâlâ istikrarsız bir bölge. Kürtler ile geçici hükümet arasındaki gelişmelere dair belirsizlikler sürüyor; “her an her şey olabilir” şeklinde yorumlar yapılıyor.
Elimde yalnızca bir ‘rehine’ röportajı varken, bu tek röportajı yayımlama kararı aldım. Üzerinde düşündüğümde, savaşın ne demek olduğunu ve savaş hâlinin getirdiği sonuçları anlamak açısından ‘tek bir rehinenin, esirin’ anlattıkları da önemli.
Acılar, kayıplar, ölümler…
Bizler “dondu” derken veya “her şey mümkün” derken, aslında bu kelimelerin başka yerlerde nasıl yaşamsal yok oluşlara neden olduğunu düşünemiyoruz. Savaş söz konusu olduğunda insanlık onurunun nasıl ayaklar altına alındığını bazen unutuyoruz.
Savaş, telaffuzu kolay bir kelime ama…
Çocukların donarak öldüğü, kadınların en ağır şiddet ve hakarete maruz kaldığı, insanların binalardan çırılçıplak atıldığı, kesilen saçların savaşçılar arasında hediye olarak dolaştırıldığı bir ortamda, her kötülüğün mübah sayıldığı, dünyanın görmezden geldiği, kimsenin “dur” demediği karanlık bir alan var.
“IŞİD’liler durmaksızın işkence yaptı”
Bu nedenle, 29 yaşındaki Rojavalı Redur Kasir Mihemmed ile yaptıklarımı sizinle paylaşmaya karar verdim.
Öncelikle Rojava’da savaş hakkında şunları söyledi:
“Bir tehlike durumunda hepimiz askeriz, silahlanırız; çocuklar ve yaşlılar da dahil. Çünkü bizim sahip olduğumuz tek şey, yani toprağımız tehlike altındadır. Bu uğurda hepimiz ölüme razıyızdır. Çocukların savaşmasını değil, daha büyük felaketler yaşamaması için kendilerini korumalarını öğretiriz. Bu nedenle halk ve SDG güçlerini ayrı düşünmeyin.”
6 Ocak’ta Halep’in Kürt mahallelerinin abluka altına alınmasıyla herkes asker oldu, diye anlatıyor Redur. Rojava’nın Amude kentinde yaşıyor; kendini “Amudeliyim” olarak tanımlıyor.
Günler süren abluka ve çatışmalardan sonrasını şöyle aktarıyor:
“20 Ocak’ta esir düştüm. HTŞ’ye bağlı çeteler tarafından tanklarla kuşatıldık. Bize evlerimizin olduğu noktayı onlara bırakmamız gerektiğini yoksa öldürüleceğimizi söylediler. Bırakmadık; gücümüz yetersizdi ama direnmeye çalıştık. Dört gün boyunca çatıştık, yemeğimiz yoktu ve mermimiz kalmayana dek köyümüzü koruduk. Birçok ölüm yaşandı köyümüzde ve en sonunda gücümüz kalmadığında esir düştük.”
Esir düştükten sonra bir hapishaneye götürüldük. IŞİD’li mahkûmların tutulduğu bir yerdi; bilerek onların arasına konulduk. IŞİD’liler sürekli işkence yaptı. Neredeyse hiç yemek verilmedi; ilk üç gün aç kaldık, üçüncü günün sonunda ancak bir hayvana verilecek artıkları önümüze attılar. Sonrasında Hama’da başka bir cezaevine nakledildik.
Orada da dayak ve işkence devam etti. Sürekli bir boruyla dövülüyorduk; rengi mavi olanı unutmam imkânsız. Şu an tüm kaburgalarım kırık. Aramızda dayaktan bilincini kaybedenler oldu. Başına darbe aldığı için yaşamsal ihtiyaçlarını göremeyenler vardı.
Kadın esirlerle ayrı tutulduk ve biz onların ne yaşadığına tanık olamadık. Bir genç arkadaşımızı saatlerce Filistin askısında tuttular. Soruları hep ‘dışarıdan gelenler kimler’ üzerineydi; burada dışarıdan kastedilen PKK’yle ilişkili kişilerdi. Özellikle gençlere ve çocuklara bu tür işkenceler yapıldı.
Direnme motivasyonunu gençlere destek olmakta bulduk. Sürekli ‘Buradan çıkacağız, bizi kurtaracak arkadaşlar gelecek’ diyorduk. Bazen umudumuz kırılıyordu ama birbirimize destek oluyorduk. Orada yaşadıklarımı anlatsam anlamazsınız; orada olmayan birinin anlaması imkânsız. Oradan sağ çıkacağımızı düşünmediğimiz çok oldu. Zaten bize sürekli ‘Mazlum Abdi kaçtı, SDG diye bir şey kalmadı, herkes kaçtı’ diyorlardı. Biz tabii ki Mazlum Abdi’nin veya kimsenin kaçmayacağını biliyorduk.”
“Bizi ‘işkence görmedik’ imzası attırarak bıraktılar”
“Dışarıdan haber alamıyorduk, Rojava’nın durumu hakkında hiçbir şey bilmiyorduk. Takastan dahi haberimiz olmadı, ta ki bırakılana kadar. Mart’ta bırakıldım. Bizi çıkardılar ve bir kâğıt imzalattılar; ‘İşkence görmedik’ yazıyordu, imzaladık. Sonra tekrar hapishaneye geri götürdüler. İftar zamanıydı, aniden bana ve bir arkadaşım olan ‘hadi çıkın, gidin’ dediler.”</p
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



