
Türkiye, uzun bir süredir sadece ekonomik krizle değil, aynı zamanda devletle toplum, hukukla siyaset ve bireylerle gelecek arasındaki ilişkilerin yeniden şekillendiği tarihi bir dönüm noktasından geçiyor. Bugün karşılaştığımız durum, yalnızca hayat pahalılığı, gelir kaybı ya da yoksullaşma ile sınırlı değil; toplumun geniş kesimleri, “güvende değilim”, “korunmuyorum” ve “yarını öngöremiyorum” hissiyatıyla yaşamaktadır.
Bu nedenle, Türkiye’deki siyasetin temel meselesi sadece seçim kazanmak değil. Asıl mesele, toplumun ortak bir geleceğe inanıp inanamayacağıdır.
Son dönemlerde yaşanan gelişmeler, bu duygusal ve siyasi kırılmayı daha belirgin hale getiriyor. Özellikle Ekrem İmamoğlu davasının seyri, yalnızca bir hukuk meselesi ya da siyasi rekabet olarak değerlendirilemez. Zira toplumun önemli bir kesimi, yaşanan olayları sadece bağımsız hukuki süreçler olarak değil, aynı zamanda iktidarın, devletin tüm imkanlarını kullanarak siyasi alanı yeniden şekillendirme çabası olarak görmekte.
Bu algının güçlenmesinin ardında sadece davaların içerikleri değil; yargı süreçlerindeki hukuksuzluklar, medya operasyonları ve siyasi figürler hakkında yürütülen itibarsızlaştırma kampanyaları gibi geniş bir tablo yatıyor. Bu durum, muhalefeti yok etmekten ziyade, onu yeniden şekillendirmeye yönelik bir strateji izlenildiği düşüncesini pekiştiriyor.
Kamuoyunda casusluk davası olarak tartışılan süreç, bu duruma dair yeni bir örnek sunuyor. Dava sonuçlanmadan TELE1’in satış sürecine sokulması, Türkiye’de hukukun ve siyasi gücün sınırlarının ne denli aşıldığını bir kez daha gözler önüne serdi.
Necati Özkan’ın savunmasında ifade ettiği, “Hayatım boyunca devlete ve adaletine inandım, yanılmışım” sözü, bu nedenle yalnızca kişisel bir hayal kırıklığını dile getirmiyor. Bu duygu, artık muhalif bireylerin ya da siyasilerin hisleriyle sınırlı değil. Toplumun geniş kesimlerinde büyüyen temel bir kırılma, burada kendini göstermekte. İnsanların büyük bir kısmı, devletin tarafsızlığına ve hukukun eşit uygulanacağına dair inancını kaybetme eğiliminde.
Ortak yaşama iradesini güçlendirmek
Geçtiğimiz hafta incelediğimiz bir araştırmanın bulguları da bu durumu destekliyor. Araştırma, toplumun yalnızca ekonomik değil, duygusal ve zihinsel anlamda da ağır bir belirsizlik içinde yaşadığını ortaya koyuyor. İnsanlar sadece yoksullaşmıyor; yaşamlarını sürekli bir risk yönetimi çerçevesinde sürdürmeye çalışıyor. Harcamalarını kısmaları, planlarını ertelemeleri ve küçük güven alanlarına çekilmeleri, bu durumun bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü toplumun önemli bir kısmı, artık hayatı genişletmek yerine ayakta tutma çabası içerisinde.
Bu yüzden, Türkiye’de siyaset yalnızca iktidar-muhalefet rekabetinden ibaret değil. Temel mesele, toplumun yeniden hukukun üstünlüğüne, devlet ve kurumlara duyulan güvenin ve ortak bir geleceğe inancın yeniden tesis edilip edilemeyeceğidir.
Elbette tüm bu sorunların çözümü siyasetten geçiyor. Toplumun kaygısını azaltmak, gidişatı değiştirmek ve yeniden umut aşılamak ancak siyasetin eliyle mümkün. Ancak muhalefetin önünde iki ayrı mücadele alanı olduğu açıktır.
Bir yandan, CHP ve muhalefet, iktidarın yargı, medya ve devlet imkanlarını kullanarak oluşturduğu yoğun baskı düzeniyle mücadele ediyor. Muhalefeti sadece geriletmekle kalmayıp, kendi içindeki gerilimler üzerinden parçalamaya ve küçültmeye yönelik organize bir siyasal strateji izleniyor. Türkiye’de muhaliflere yönelik hakaretlerin ve itibarsızlaştırma kampanyalarının serbest hale gelmesi, toplumun adalet duygusundaki erozyonu daha da derinleştiriyor.
Ancak muhalefetin mücadelesi yalnızca baskıya direnmekten ibaret değil. Çünkü siyaset aynı zamanda toplumu ikna etme işidir. Seçmenin gönlünü kazanmak ve toplumun geleceğe dair duygusunu değiştirmek, yalnızca haklı olmakla mümkün olamaz.
Bu nedenle CHP’nin ve muhalefetin önünde iki temel görev bulunmaktadır. İlk olarak, kadrolarını, programını ve siyaset yapma tarzını yenilemek; ikinci olarak, kaygılı, kırılgan ve yorulmuş bir topluma yeniden güven verebilmektir.
Burada asıl soru ise şu: Böyle bir toplumda siyasetin dili, stratejisi ve vaatleri nasıl olmalı?
Bu soruya yanıt verebilmek için toplumsal psikolojiye geri dönmemiz gerekiyor.
Toplumsal savunma stratejisi: Kontrollü hayat
Veri Pusulası’nın 2026 Nisan araştırmasının toplumsal kaygı ve anksiyeteye dair bulgularına geçen hafta değinmiştim. “Kontrollü hayat: Bugünü yönetmek, yarını düşünmek” temasına odaklanan araştırmanın en önemli bulgusu şu: Türkiye’de bireyler artık refah artırma değil, risk yönetimi modunda yaşıyor.
Bu tespiti destekleyen bazı verileri paylaşmak gerekirse, bireylerin yüzde 69’u mevcut gelirinin kesilmesi durumunda en fazla üç ay dayanabileceğini belirtmektedir. Yüzde 64 oranındaki bireyin az ya da çok yapmaya çalıştığı tasarrufun amacı ise acil durum güvenliğidir.
Toplumun psikolojisine dair temel bulgu, kaygının artık norm haline gelmiş olduğudur. Anksiyete yaşamayan bireylerin oranı yalnızca yüzde 17 iken, geri kalan yüzde 83’lük kesim çeşitli seviyelerde kaygı yaşamaktadır.
Kaygı ve genel toplumsal psikolojiye dair bulgular, yaşananların yalnızca ekonomik bir kriz olmadığını ortaya koyuyor. Durum, toplumsal düzeyde bir duygusal iklim bozulması yaşandığını gösteriyor.
Zira bulgular, kaygının kaynağının bireysel değil, sistemik olduğunu ortaya koymakta. Toplumun yüzde 60’a yakını, yaşadığı kaygıyı ülkenin genel koşullarına atfetmekte. İnsanlar, sorunları “kendi hayatları” olarak değil, ülkenin meseleleri olarak görmekte.
Bu gibi düşüncelere sahip bireylerde kamu ve toplumsal kurumlara güven azalırken, yaşamlarının kontrol edilemeyeceği hissi pekişiyor ve ortak yaşama iradesi zayıflıyor.
Davranışsal adaptasyon: Üç katmanlı strateji
Böyle bir durumda ortaya çıkan davranışlara dair bulgular, üç katmanlı bir savunma stratejisini işaret ediyor.
Birinci katman, harcamalarda kısıntıya gitmek. “Daha ucuz ürünlere geçiyorum” diyenlerin oranı yüzde 78, “Dışarıda yemek ve sosyalleşme harcamalarını azalttım” diyenler ise yüzde 61’dir.
İkinci katman, harcamalarda erteleme yapmaktır. Planlar askıya alınıyor; büyük hedefler “ulaşılmaz” olarak algılanıyor.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



