
Kutuplaşma, toplumsal dinamiklerin önemli bir parçasını oluşturduğundan, bu tür toplumlarda zıt görüşler genellikle siyasi eğilimlerle ilişkilendirilir. Ayrıca, bu kutuplaşmaya özgü çeşitli tanımlar da eklenebilir.
Türkiye’de bu durumu daha da çeşitlendirmek mümkündür.
Örneğin, “her zaman dokunulabilir” olanlar ile “asla dokunulamayanlar” arasındaki ayrım.
Yalan haberlerden yolsuzluklara, spordan siyasete, mafya ilişkilerinden yargı süreçlerine kadar birçok alanda bu durumu görmek mümkündür.
Soruşturmalar üzerinden yapılan, “kim olursa olsun sonuna kadar gideceğiz” gibi açıklamalara dikkat etmek gerekir.
Gerçekler ise Yargıtay, siyaset ve iş dünyasında karşımıza çıkıyor. Dokunulmaz olanlara dokunulmadığı açıkça ortada.
*
Anayasa ve Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen, bazı kesimlere ulaşmak mümkün olmaktadır.
Danıştay 5. Daire, yakın zamanda yalnızca bir bildiriyi imzaladıkları için ihraç edilen Barış Akademisyenleri ile ilgili önemli bir karar aldı.
Geçtiğimiz yıl benzer bir karar veren aynı daire, Anayasa Mahkemesi’nin “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirerek, bildiriyi imzalamanın ihraç nedeni olamayacağına hükmetmişti.
Ancak, birkaç ay sonra bu daire, AYM kararlarına uyulmasının zorunlu olmadığını belirterek tam tersi bir karar aldı.
Bunun üzerine, Daire Başkanı’nın öncülüğünde genişletilmiş bir heyet toplandı ve AYM kararlarına uyulmasının zorunlu olduğuna, aksi davranışın devlete sadakat yükümlülüğüne aykırı olacağına ve bildiriden dolayı ihraç kararının alınamayacağına karar verdi.
Bu durum oldukça net ve açıktır, değil mi?
*
Sonrasında, aynı daireden benzer kararlar çıkmaya başladı.
Ancak bir kere “dokunulan” olmanın sonuçları ağır olabiliyor.
Danıştay, idare mahkemeleri ve istinaf mahkemeleri gibi yeni kurallar geliştirdi.
Güvenlik soruşturması sonucunda sosyal medyada mesaj paylaşan, basın açıklamalarına katılan veya hakkında bir soruşturma bulunan kişiler için dönüş hakkı tanımadı.
Bu kriterlere göre, devlet kadrolarının çoğu boş kalabilir.
“İhraç” gibi ciddi bir kararın gerekçelerine bakıldığında, bildirinin basın özgürlüğü kapsamında değerlendirildiği, ama sosyal medya mesajlarının aynı şekilde değerlendirilmediği görülüyor. Burada bir ölçüt yok, yalnızca dokunabilme özgürlüğü var.
Ancak, adalet beklentisi elbette ki söz konusu değil!
*
Bir de zor koşullarda çalışan mahkemeler mevcut!
Danıştay’ın uzman birimi, içtihat kararı vermiş, peki yargıdan ne beklenir?
Çifte standartlarla dolu bu süreç, en azından bir nebze uyumlu hale getirilmeye çalışılmalı.
Uygulama birliği sağlanması gerekmektedir.
Fakat, tamamen farklı kriterler ortaya çıkmaktadır.
Örneğin, Ankara 13. Bölge İdare Mahkemesi…
Bu mahkemeye göre, Anayasa Mahkemesi barış akademisyenlerinin hapisle cezalandırılmasına karşı çıkmış ve yalnızca ceza davaları açısından değerlendirme yapmıştır.
Bu nedenle, ihraç kararı verilmesinde herhangi bir sakınca yokmuş.
Son kararının gerekçesinde bu şekilde ifade edilmiştir.
Bir insanın hayatıyla oynanırken, bu tür gerekçelerin ortaya çıkması düşündürücüdür.
*
Başka bir örnek ise, yıllardır ihraç kararına karşı açtığı davanın sonucunu bekleyen eski DTCF hocası Elif Çongur’un dosyasıdır.
13. Bölge İdare, Anayasa Mahkemesi’nin yalnızca ceza hukuku açısından değerlendirme yaptığını belirtmişti, değil mi?
Ancak, 14. Bölge İdare Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi kararlarının hem ceza hukuku hem de disiplin cezası açısından bağlayıcı olduğunu vurgulamıştır. Yani, yan yana çalışan mahkemelerin bile kararları çelişiyor.
Ancak bu mahkeme de Çongur hakkında, “iltisak” yönünden değerlendirme yaparak ihraç kararını onaylıyor. İltisak bulma gerekçesi, takipsizlik kararıyla kapanmış bir dosyadır. Yargı suç bulmamış, irtibat ya da iltisak tespit etmemiş, ancak idare mahkemesine göre bunun önemi yok. Disiplin hukuku açısından etkili olabiliyormuş.
*
Milletvekili seçilen Can Atalay hakkında Anayasa Mahkemesi kararı uygulanmamıştır. Bu kararı uygulamayacağını belirten Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin hükmü Meclis’te okunarak Atalay’ın vekilliği düşürülmüştür.
AİHM kararlarına rağmen Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve benzeri davalardan yargılanan kişiler cezaevinde kalmaya devam etmektedir.
Meclis, hangi yasayı neden çıkardığını ve uygulama koşullarını açıkça belirtmektedir fakat uygulama tamamen bu açıklamalara ters düşmektedir.
Açıkça görülmektedir ki, anayasanın pek bir anlamı kalmamıştır.
*
Tüm bu olumsuzluklara rağmen, bir anayasa çalışması sürdürülmeye devam edilmektedir.
Kulislerden gelen bilgiler, MHP’nin hazırladığı 100 maddelik anayasa taslağı üzerinde görüş alışverişi yapıldığını göstermektedir.
İktidar da kendi hazırlıklarını yapmakta ve ortaya atılan taslakları değerlendirmektedir.
Cumhuriyet tarihi boyunca, anayasaların ayrıntılı olmaması, demokratik ülkelerde olduğu gibi az sayıda madde içeren, açık ve net bir anayasa taslağının hazırlanması tartışılmıştır.
Ancak şu anki kaygılar çok daha farklıdır.
Yeni anayasa çalışmasının kimler
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



