
“Seküler elitler Avrupa’dan yardım bekliyor” eleştirilerini bertaraf etmek adına, burada açıkça belirtmeliyim ki, amacım ne tek başına CHP’yi ne de Avrupa’nın ikiyüzlülüğünü sorgulamak.
Asıl niyetim, Türkiye’de demokrasinin sona erdirilme çabaları sürerken, bu durumun tüm ülke için yaratacağı sonuçlara dair bir değerlendirme yapmaktır.
Zira, olağanüstü bir uluslararası ortam içindeyken, hem iktidar hem de muhalefete yakın çevreler, bu ortamın Türkiye üzerindeki etkilerini yanlış yorumlama eğiliminde olabiliyorlar.
Son günlerde Avrupa’nın başkentlerinden Türkiye’ye karşı belirgin bir “teveccüh” gözlemleniyor.
Teveccüh kelimesini kullanmamın nedeni, “ilgi” kelimesinin durumu tam olarak ifade edememesidir.
Yakın geçmişte, on yıl kadar önce, şu anki anti-demokratik adımların yarısı bile atılmamışken, Avrupa’nın önde gelen dergileri Türkiye’yi sert eleştirilerle hedef alıyordu. Ancak son zamanlarda Türkiye’ye yönelik övgülerde bir artış söz konusu.
Almanya ve İngiltere’nin başbakanları Türkiye’ye resmi ziyaretlerde bulundular. Bu ziyaretlerin ardından Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Londra ve Berlin’deki görüşmeleri takip etti. Belçika Kraliçesi, 450 kişilik bir heyetle İstanbul’a geldi. Türkiye’deki anti-demokratik gelişmelerle ilgili ise herkes sessiz kalmayı tercih ediyor.
Avrupa, Türkiye’yi kendi yanında tutmaya çalışıyor
Bunun oldukça basit bir sebebi var: Avrupa, bir geçiş döneminde kendisini toparlamaya çalışırken, ihtiyaç duyduğu her şeyden en iyi şekilde yararlanma peşinde.
Bu geçiş döneminin en büyük sorumluları ise Putin ve Trump.
Rusya’nın Ukrayna’ya başlattığı savaş ve Trump’ın ikinci kez seçilme olasılığı, Avrupa’da adeta bir şok etkisi yarattı.
Avrupa ülkeleri, savunma konusundaki güvenliklerini ABD’ye dayandırmanın yetersiz olduğunu fark ettiler. Aynı zamanda Rusya’nın asimetrik savaş stratejisine karşı hazırlıksız yakalandılar. Ucuza üretilen Rus dronlarına karşı milyonlarca dolarlık savaş uçakları etkisiz kalıyor.
Bu dönemde, Rusya tehdidine karşı NATO’nun en büyük ordusuna sahip olan Türkiye ile yakınlaşmayı tercih ediyorlar. Türkiye’nin demokrasi yolundan uzaklaşması ise Avrupa Birliği üyeliği perspektifinden uzaklaşmalarına yardımcı oluyor.
Oysa iktidar, demokraside geri adım atmak yerine daha fazla ilerleme kaydedebilseydi, bu geçiş döneminde ortaya çıkan ihtiyaçtan yararlanarak, sınırlı iş birliklerini kalıcı bir hale getirebilir ve ülkenin refahını artıracak bir fırsata dönüştürebilirdi.
İhtiyaç sona ererse, ilişkiler de sona erer
Uluslararası ilişkilerde, ülkelerin çıkarları ve birbirlerine olan ihtiyaçları temel unsurlardır. Ancak karşılıklı çıkar temelli ilişkiler, ortak değerlere sahip olunduğu sürece kalıcı bir kazan-kazan anlayışıyla sürdürülebilir. Ortak değerler zayıfladığında ve sadece çıkarlar kalırsa, yani “al-verci” bir ilişki sürdürülürse, konjonktür değiştiğinde bu ilişkilerin de içi hızla boşalır.
Gelecekte ihtiyaçların azalması ya da başka bir ülkenin bu ihtiyaçlara daha iyi yanıt vermesi durumu söz konusu olabilir.
Son günlerde Avrupa liderlerinden sıkça duyduğumuz bir ifade var: “Ukrayna’nın bize ihtiyacı olduğu kadar bizim de Ukrayna’ya ihtiyacımız var.” Savaş koşullarında savunma sanayisinde başarılı olan, Rusya’ya karşı direnen Ukrayna giderek daha vazgeçilmez bir hale geliyor. Türkiye ile Gümrük Birliği’nin yenilenmesi gibi mütevazı adımları atmaya yanaşmayan Almanya, Ukrayna için AB ortak üyelik statüsü öne sürüyor.
Bu durumun ne kadar süreceği belirsiz. Ancak Avrupa, bir gün bu geçiş döneminden çıkacaktır. Belki bir gün Rusya ile ilişkiler düzelir ya da Amerika’da daha makul bir yönetim iş başına gelebilir.
İşte o zaman, bugün Eurofighter satışına onay vererek bizi sevindirirken, Almanya’nın Türkiye’deki anti-demokratik durumu “parlamentoda ya da kamuoyunda rahatsızlık yarattığı” gerekçesiyle yedek parça temininde tereddüt ettiğini görebiliriz.
Hâlâ prototipi bile olmayan Türk füzelerini Almanya’nın almak istediğini ileri süren Alman basını, bir anda Türkiye’ye karşı tavır almaya başlayabilir. FETÖ’cüsünden DHKP-C’sine herkesi kucaklayan ve Brüksel’de görevli Türk diplomatların ailelerine vize vermeyen Belçika, bir gün yeşil pasaporta bile sınırlama getirme talebinde bulunabilir.
Bu geçiş döneminde Türkiye’ye sunulan bir kredi var. Türkiye, hızlı bir şekilde toparlanabilecekken, kendisine sunulan bu krediyi kötüye kullanıyor. Daha doğrusu, bu krediyle Avrupa’nın sessizliğini satın alıyor.
Bu kredinin sınırlı olduğunu bildiği için, zaman zaman olumlu adımlar atmaya çalışıyor. Ancak geçmişteki güçlü sesini yükseltmesi gereken durumlarda sesini kısabiliyor. Örneğin, İtalya’nın Gazze’deki aktivistlere yönelik tepkisi, Türkiye’nin tepkisinden daha gür çıkabiliyor.
Fırsatlar önümüzde uçup gidiyor
Aslında Türkiye, sürekli fırsatlarla karşılaşan şanslı bir ülke. Ancak bu fırsatları değerlendirme konusunda pek başarılı olduğumuz söylenemez.
Geçtiğimiz ay, İran savaşı nedeniyle “Türkiye, Dubai olabilir mi?” sorusu gündeme geldi. Ancak ardından, İngilizce eğitim veren bir üniversitenin, hiçbir açıklama yapılmadan, eğitim dönemi sona ermeden kapatılması gibi bir duruma düşüldü. Bu tür bir uygulamanın, Körfez ülkelerinde bile rastlanmayacak bir durum olduğunu söylemek mümkün. Yakın gelecekte, dünyada daha önce hiç görülmemiş anti-demokratik bir uygulama yaşandığında, “Bunu bile Türkiye’de yapmadılar” denilebilecek bir noktaya gelmiş olabiliriz.
Fırsatlar hızla önümüzden geçerken, Avrupa’nın iltifatlarının sadece günü kurtarmaya yeteceğini ve bu sürecin ne kadar sürdürülebilir olduğunun kuşkulu olduğunu unutmamakta fayda var.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



