Türkiye’nin Dış Politikasında Kritik Dönüm Noktası

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Türkiye’nin Dış Politikasında Kritik Dönüm Noktası

Diplomasi, ulusal egemenliğin korunması için en etkili ve maliyet açısından en uygun yöntemlerden biridir. Ülkeler, karşılaştıkları tehditleri azaltmanın en pratik yolunu doğru ittifaklar ve iyi yapılandırılmış ikili veya çok taraflı işbirlikleri aracılığıyla bulabilirler. Türkiye gibi stratejik bir konumda yer alan ülkeler için diplomasi yoluyla elde edilen kazanımlar daha da artmaktadır.

Türkiye’nin, sadece coğrafi konumu itibarıyla değil, aynı zamanda kurumsal kimliğiyle de parçası olduğu Batı ittifakı ile ilişkileri, doğru yönetildiği takdirde ekonomik, siyasi ve askeri anlamda önemli kazanımlar sağlamıştır. Ancak, bu ilişkilerde yapılan hatalar, ülkenin siyasi düzlemde yalnızlaşmasına ve güçsüzleşmesine neden olabilmektedir.

Günümüzde, Türkiye kritik bir dönüm noktasından geçmektedir. Jeopolitik risklerin artması, özellikle Avrupa Birliği (AB) ülkeleri tarafından beklenmedik bir şekilde karşılanmakta ve bu durum, AB liderlerinin Türkiye hakkındaki alışılmadık ifadelerini gündeme getirmektedir. Son dönemde, birkaç istisna dışında, AB liderlerinin sıkça “Avrupa’nın Türkiye’ye olan ihtiyacı” vurgulaması, Türkiye’nin AB karşısında diplomatik bir avantaj elde etme olasılığını gözler önüne sermektedir. AKP hükümetinin AB politikalarındaki eksikliklerini gizlemek için “nasıl olsa AB bizi almayacaktı” argümanını sürekli tekrar eden yorumcuların son haftalarda görüş değiştirmesi dikkat çekicidir.

Ne var ki, Türkiye’yi yöneten hükümetin neredeyse çeyrek asırdır dış politikanın önemini tam olarak kavrayamamış olması, dış politika konularını sürekli iç politikaya malzeme yapması ve diplomatik başarısızlıklarını dış dünyaya karşı kışkırtma taktikleriyle örtmeye çalışması, AB’nin sunduğu fırsatları değerlendirme konusundaki umutsuzluğumuzu artırmaktadır.

Türkiye, 1987 yılından bu yana beklediği AB üyelik müzakerelerine 2005 yılında Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde başlamıştır. Dönemin AKP Hükümeti, ülkeyi Avrupa ile uyumlu bir demokrasi haline getirme hedefiyle hareket ettiğini öne sürüyordu. Ancak kısa bir süre sonra, Erdoğan’ın AB üyelik sürecini sürdürebilmek bir yana, Türkiye’nin Batılı kurumsal kimliğini reddetme aşamasına geldiği görülmüştür.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Lozan, Milletler Cemiyeti, Montrö, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, NATO ve en son Avrupa Ekonomik Topluluğu / Avrupa Birliği üyelik başvurularıyla şekillenen Batılı kimliği, Erdoğan tarafından sorgulanmaya başlanmıştır. AKP liderinin, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılma isteği, muhtemelen Rusya ve Çin hükümetleri tarafından bile anlaşılmaz bir durum olarak değerlendirilmiştir.

15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında, Erdoğan’ın Rusya lideri Vladimir Putin ile yakın işbirliği kurması, demokrasi ve kurumları zayıflatan bir dönemin başlamasına neden olmuştur. Hükümet yanlısı medya, Batı’nın Türkiye aleyhine çalıştığını iddia eden birçok komplo teorisini sürekli gündeme getirmiştir.

Erdoğan, zamanla ABD ve Avrupa ile ilişkilerini yeniden kurma çabalarına yönelmiştir. Trump’ın başkanlığı döneminde bu ilişkileri geliştirmek istemesine rağmen, istediği ilgiyi görememiştir. Ancak daha sonra, iktidar partisinin seçmenleri, Türkiye’nin NATO üyesi olduğu gerçeğiyle yüzleşmek durumunda kalmıştır.

Günümüzde, Türkiye’nin AB’ye olan yaklaşımında, Avrupa’nın güvenlik kaygıları ve mülteci karşıtlıklarının etkisiyle “AB’nin Türkiye’ye kucak açmaya hazır olduğu” inancı öne çıkmaktadır. Ancak, Türkiye’nin demokratik endekslerde gerilemesi ve uluslararası hukukun ihlalleri göz önünde bulundurulduğunda, AB hükümetlerinin bu durumu görmezden geleceği konusunda bir yanılgı içinde olunduğu söylenebilir. Bu tarihsel akış, yönetim anlayışının gerçeklerle bağının zayıf olduğunu ve fırsatları kaçırma riski taşıdığını göstermektedir.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “AB’ye üye olmaya çoktan hazırız, ancak AB’de irade koyma sıkıntısı var” şeklindeki ifadeleri, bu zayıflığı açıkça ortaya koymaktadır. Sayın Bakan, kendi hükümetinin AB Bakanlığını kapatarak ve müzakereleri sekiz yıldır boş bırakarak, Türkiye’nin AB ile ilgili çalışmalarını aksattığını göz ardı etmiş gibi görünmektedir.

Türkiye’nin önündeki fırsatlar yalnızca AB ile sınırlı değildir. Ülkemiz, Temmuz ayında NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak. NATO’nun Malatya’da kurmayı planladığı çok uluslu kolordu, ülke kamuoyunda tartışılmaya başlanmıştır. Ayrıca, “Ukrayna’ya Gönüllü Destek Olan Ülkeler Koalisyonu” kapsamında, Karadeniz güvenliği için Anadolukavağı’nda deniz komutanlığı karargâhı kurulmaktadır.

Bunlara ek olarak, Türkiye’nin Rusya ile dostane bir ilişki sürdürmesi gereklidir, zira enerji ihracatının büyük bir kısmı bu ülkeden sağlanmaktadır. Erdoğan, öncesinde Türkiye’nin Rusya ile sürdürülebilir ilişkiler kurduğunu ve bu bağların Batılı kimliğine dayandığını bilmektedir. Ancak son yıllarda Batı ittifakından dışlanan bir konumda kalmıştır.

Şu an itibarıyla, Erdoğan, Türkiye’nin NATO üyeliğini ve AB sürecini yeniden hatırlayarak, Rusya nezdinde daha fazla ağırlığa sahip olabileceğini idrak etmiş gibi görünmektedir. Türkiye’nin, Rusya ile savaşan Ukrayna ile savunma sanayiinde derin işbirlikleri geliştirmesi, bu dengeyi koruma çabalarını artırmaktadır.

Doğu ve Batı arasındaki denge, yalnızca Rusya ile değil, aynı zamanda Türkiye için kritik öneme sahip olan Ortadoğu ve Doğu Akdeniz politikalarıyla da ilgilidir. Ancak, iktidarın bu konudaki tutumları çelişkiler içermektedir. AKP Hükümeti, Yunanistan, Mısır ve İsrail ile yaşadığı gerilimlerin ardından, bu ülkelerle ilişkilerini düzeltme çabası içine girmiştir. Geçmişte, Mısır Cumhurbaşkanı El Sisi ile yaşadığı sorunlar, bu değişimin gerekçelerini gözler önüne sermektedir.

Ankara ile Tel Aviv arasındaki ilişkilerin gergin olduğu bir dönemde, Erdoğan’ın Yunanistan ile sorunları çözme isteği anlaşılabilir. Ancak, geçmişte kökleşmiş meselelerin bir fotoğrafla çözülemeyeceği gerçeği de unutulmamalıdır. Yunanistan’la ilişkilerin düzeltilmesi, her iki ülkede de barış ve demokrasi yanlısı hükümetlerin varlığını gerektirmektedir.

Resmi muhataplarımızla olan sorunlarımızı ertelemek, GKRY’nin uluslararası aktör olarak güçlenmesine yol açabilmektedir. Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un GKRY ile güvenlik işbirliği kurma girişimi, Türkiye-Fransa ilişkilerinde yeni bir gerginliğin habercisi olabilir.

Erdoğan yönetiminde Türkiye’nin demokratik yapısının erozyona uğradığı, dünya genelinde tartışılmaktadır. Bu durum, Türkiye’nin hem iç hem de dış politikada kurumsal kimliğini zayıflattığını göstermektedir. İdeolojik nedenlerle Türkiye’nin Batılı kimliğini sorgulayan Erdoğan, ülkenin dış politikadaki geleneksel ağırlığını nasıl azalttığını zamanla görebilecektir.

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın