
Bazı toplumlar, yaşadıkları sorunlarla şekillenen temel çelişkiler ve gerilim noktaları taşır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’ne bakalım. Avrupa’dan gelen insanların, yeni kıtada yerleşmeyi seçtikleri bölge ile birlikte beraberinde getirdikleri sorunlar ve gerilimler ortaya çıkmıştır. ABD’de bu gerilimler, iç savaş aşamasına kadar varmıştır. Kıta, Kuzey Amerika ve Güney Amerika olarak biliniyor; ancak Kuzey Amerika’nın kendi içindeki farklılıklar da önemli bir çatışma kaynağıdır. İç Savaş örneğini verdik. Ancak bu, tek uyuşmazlık değil. Öncesinde de toplumu sarsan başka bir sorun vardı. Amerika, tekrar bir iç savaşın eşiğindeydi. Kuzey ve Güney, keskin bir ayrım içinde var oluyordu. Bağımsızlık sonrası oluşturulan “Federal Devlet” yapısının artık bir tartışma konusu haline gelmesi, Güney’in “Konfederasyon” olma isteğiyle daha da karmaşık hale geldi. Bu çekişme sürerken, sonraki savaşa neden olan “köle sorunu” o kadar belirgin gözükmüyordu. Ancak, ayrılık noktasına varmadan bir “yan yana yaşama” uzlaşmasına varmayı başardılar ve böylece bu ayrılığı ertelediler. Fakat çatışma sona ermedi.
Bu sürekli uyuşmazlığın kökeninde ne vardı? Cevap basit: “coğrafya”! Kuzey, dağlık ve taşlık bir yapıya sahiptir. “Tanrı dünyayı yarattı; sonra fazla geldiği için kullanılmayan taşları, kayaları Massachussetts’e döktü” şeklinde bir deyim vardır. Yani, kuzey, tarım için pek elverişli bir arazi sunmamaktadır. Bu şartlarla karşılaşan kuzeyliler, erken dönemlerden itibaren sanayiye yönelmişlerdir.
Sıfırdan sanayileşen bir toplum, “koruyucu gümrüğe” ihtiyaç duyar. Amerikalıların anavatanı olan Britanya, sanayileşmiş ve maliyetlerini düşürmeyi başarmıştır. Yeni yola çıkan Amerika, bu köklü yapı karşısında tam serbestlik koşullarında rekabet etme şansına sahip olamamıştır. Bu nedenle gümrüğe ihtiyaç duydular. Kuzey, sanayileşme sürecinde öncü oldu. Ancak Güney, bu durumdan memnun değildi; çünkü gerekli sanayi ürünleri bu politikadan dolayı daha pahalı hale geliyordu.
Bu gerilim, Kuzey ile Güney arasındaki mesafeyi açtı ama savaşa yol açmadı. Bunu, köleler sorunu tetikleyecekti. Yine coğrafya! Güney, tütün yerine pamuk plantasyonlarına yönelmişti ve dünya pazarında rekabet edebilmek için ucuz iş gücüne ihtiyaç duyuyordu. Sanayileşen Kuzey ise piyasada “müşteri” arıyordu; beş parasız köleler değil. Bu durum, İç Savaş’ın demokratik gerekçelere değil, çıkar hesaplarına dayandığını gösteriyor. Bu da birçok iyi niyetli insana haksızlık olur. Büyük çapta sosyopolitik olaylar, çeşitli farklı ve çelişen motivasyonları barındırır. Amerikan İç Savaşı da bu örneklerden biridir. “John Brown’s body lies mouldering in the grave/But his soul goes marching on” dizesi boşuna yazılmamıştır. Ancak, hesaplarını yapanlar da vardı ve onların etkisi de küçümsenemezdi.
Uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Konumuz Amerika değil; konumuz Türkiye. Kıyaslama yapmak için Amerika’ya değindim.
Bir toplumun içinde taşıdığı içsel çelişki ve uyumsuzluk, sadece coğrafyadan kaynaklanmayabilir. Örneğin Türkiye! Bizim derdimiz coğrafi değil, ideolojik: Geleneksel değerlerimize (özellikle dinimize) bağlı kalarak mı yaşamalıyız, yoksa Hristiyan Batı dünyasının empoze ettiği “modernleşme” çabasına mı ayak uydurmalıyız? On dokuzuncu yüzyılın başından beri ikinci yolun ağırlığı altında yaşamaktayız.
Ancak, birincinin varlığı hep hissedildi. Nihayet, yirmi birinci yüzyılın başında, toplumu birinci yolun savunucusu yapmaya kararlı bir siyasi iktidarın yönetimi ele geçirdiği bir döneme girdik. Bu yolun geçerliliğine inananlar, uzun yıllar inanmadıkları yolun egemenliği altında yaşamış olmanın birikmiş öfkesiyle iktidara geldiler ve bu iktidarı bırakmaya niyetleri yok. Her şeylerini ortaya koyarak bu durumu sürdürmeye çalışacaklar. Böylece, Türkiye kendi tarihinin kritik bir aşamasına girmiş bulunmaktadır.
On dokuzuncu yüzyılın başından beri Batılılaşma taraftarlarının yönettiği bir toplumda yaşadığımızı belirttim. Bu uzun bir zaman dilimidir. Ancak, karşıt görüş hala var olabilmiş ve nihayet seçimlerde en yüksek oyu alarak iktidara gelmeyi başarmıştır. Böyle bir “varlık” direncini kazandıran etkenler karmaşık bir yapıdadır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun ayakta olduğu dönemde, söz konusu geleneklerin geçerli kurallar olarak yürürlükte olduğunu unutmamak gerekir. “Şanlı bir geçmiş” o geleneklerle yaşanmıştır.
Çok fazla incelenmemiş bir konu, bu imparatorluğun İslam’a tanıdığı yer ile ilgilidir. Osmanlı devleti, dini ve etnik farklılıklara karşı hoşgörülü bir toplumdu—bir imparatorluğun olabileceği ölçüde. Ancak bu hoşgörünün sınırları vardı: Bir Müslüman ile bir gayrimüslim “eşit” sayılamazdı. Aslında bu, yalnızca Müslüman olanlara tanınmış bir ayrıcalık da değildi. Rum Patriği’nin Reşit Paşa’ya “Sanki bu fermanla iyi bir şey mi yapmış oldunuz?” dediği, “Yani biz şimdi Yahudilerle veya Ermenilerle eşit mi olduk” ifadesiyle hatırlanır.
“Statü toplumu”nda, elbette statü son derece önemlidir. Tanzimat ile birlikte geçilen eşit yurttaşlar toplumunda, din gibi önemli bir kurumda “eşitlik” gibi bir yeniliğin yadırganması beklenir. Cumhuriyet dönemi boyunca bu statü bilincinin “din” kurumundan etnisiteye devredildiğini de gözlemledik.
Batı’yı model olarak kabul eden ve topluma “İşte, böyle olacaksınız. İyi bakın, öğrenin,” diyen bir ideoloji, gururlu yaşamaya alışmış bir toplumda kaçınılmaz olarak bir eziklik yaratır. Bu eziklikten kaçınmanın tek yolu, yukarıdan gelen bu komutu reddetmektir. Bunu günümüzde yaşamaktayız.
Ancak, bu “modernleşme” komutuna karşı olanlar, yüzyılı aşkın bir süredir bir tür “modernleşme” ortamında yaşıyorlar. Onların “geleneksel” olarak adlandırdıkları şeyin ne kadar geleneksel olduğu sorgulanabilir. Öte yandan, “modernleşme” onların gözünde bir “günah” değil, sakınılması gereken bir şeydir. Batıcılar, toplumu “Batılı” yapmakta büyük güçlük çekmiş ve başarısız olmuşlardır. Ancak şu an iktidara sıkı sıkıya bağlı olan “karşı cephe” de toplumu “Doğulu” hale getirmekte en az onlar kadar zorlanacaktır.
Bu sürecin nasıl bir gelişim göstereceği, kendi işaretlerini vermeye başladı. “İslami Politika”nın önderleri, Batıcıların kültürel hegemonya kurduğunu görüyor ve bu durumu eleştiriyorlar. Bu “zararlı” heg
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



