Türkiye’nin Siyasi MeToo Anı: Sessizlik Son Buluyor

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Türkiye’nin Siyasi MeToo Anı: Sessizlik Son Buluyor

Prof. Dr. Cem Terzi
 
Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayan #MeToo hareketi, yalnızca bazı erkeklerin açığa çıkarılmasıyla sınırlı kalmadı. Bu hareketin asıl amacı, herkesin farkında olduğu ancak konuşmaktan kaçındığı kirli bir sistemin varlığına ışık tutmaktı. Bu sistemin karanlık tarafındaki isimler; oyuncular, yapımcılar, gazeteciler ve siyasetçiler gibi pek çok kişi görünür hale geldi.

Yıllar boyunca “normal” sayılan, fısıldanarak konuşulan ve kariyer korkusuyla gizlenen ilişkiler, aniden toplumsal bir teşhire dönüştü.

Bu süreçteki en önemli kırılma, insanların ilk kez “Ben de biliyorum”, “Benim de başıma geldi” ve “Ben de sustum” demeye başlamasıydı.

Sistem çatladı.

Türkiye’nin de benzer bir kırılmaya siyasette acil ihtiyacı bulunuyor.

Bu ülkede herkes her şeyi biliyor:

  • Adaylık süreçlerinde dönen paraları
  • İhale ilişkilerini
  • Belediye çevresindeki rant ağlarını
  • Parti içi klikleri
  • Medya-finans-siyaset üçgenini
  • Akademideki torpil mekanizmalarını
  • Tarikat-cemaat-siyaset ilişkilerini
  • İş insanlarının neden bağış yaptığını
  • Bazı “başarı hikâyelerinin” arkasındaki pazarlıkları

Ancak bunlar genellikle sadece fısıldanıyor.

Herkes biliyor.

Fakat hiç kimse yüksek sesle konuşmuyor.

Gerçek değişim, tutuklama ve baskı ile itirafçı yaparak ya da iktidarın kontrolündeki kurgusal mahkemelerde yargılayarak değil, kolektif bir cesaretle konuşarak başlar.

Bir ülke ancak utanç duygusunu yeniden kazanırsa temizlenebilir.

Çünkü en büyük çürüme, yolsuzluğun varlığı değil, yolsuzluğun normalleşmesidir.

Bugün Türkiye’de en tehlikeli durum, insanların artık hiçbir şeye şaşırmaması. Ezber haline gelen “zaten hepsi yapıyor” cümlesi, çürümenin normalleşmesine katkıda bulunarak hukukun üstünlüğü olan demokrasiyi içeriden boşaltıyor.

Tam da bu nedenle, Türkiye’nin gerçek bir demokratikleşme süreci, binlerce insanın aynı anda “Evet. Ben de gördüm. Ben de biliyordum ve artık susmayacağım.” demesiyle başlayacaktır.

Türkiye’de siyaset finansmanı meselesi uzun bir süredir yarı görünür ve yarı inkâr edilen bir alan. Resmi söylemde “halk iradesi”, “parti örgütü” ve “aday belirleme süreçleri” konuşulurken, kulislerde hemen herkes bazı adaylıkların ciddi para, ilişki ağı, müteahhit desteği veya ekonomik güç olmadan yürüyemeyeceğini biliyor.

Sorun yalnızca bireysel yolsuzluklar değil, daha derin yapısal meseleler de mevcut:

  • Partilerin finansmanı şeffaf değil
  • Aday belirleme süreçleri demokratik değil
  • Siyaset oldukça pahalı bir faaliyet haline geldi
  • Belediye başkanlığı, özellikle büyük şehirlerde devasa rant ve ihale ağlarıyla iç içe geçmiş durumda
  • Milletvekilliği bile çoğu zaman ekonomik sermaye gerektiren bir pozisyona dönüştü

Bu nedenle, insanlar siyaseti bir temsil alanı değil, bir yatırım alanı olarak görüyor. “Harcanan para sonraki kazançları çıkarır” mantığı burada doğuyor ve bu durum kamusal hizmet anlayışını zedeliyor.

Türkiye’deki mesele yalnızca bir partiye özgü değil. Hem iktidar partisi hem de muhalefet için uzun yıllardır benzer iddialar dolaşıyor. İktidar alanı genişledikçe ekonomik hacim ve güç ilişkileri de büyüyor. Ancak muhalefetin “biz farklıyız” iddiası varsa, bu iddianın daha yüksek bir etik standart sunması gerekmektedir.

Türkiye’de genellikle sorun, suçun varlığından çok hangi grubun kontrolü altında olduğu olmaktadır. Bir dönem birlikte hareket eden aktörler çatışınca, sistemin iç yüzü görünür hale geliyor. İtiraflar çoğunlukla ahlaki bir yüzleşmeden değil, güç savaşlarından kaynaklanıyor.

Toplum zamanla bunu “normal siyaset pratiği” olarak kabullenmeye başlıyor. Oysa demokratik bir ülkede belediye başkanlığı veya milletvekilliği, ekonomik güçle satın alınan bir erişim alanı olmamalıdır. Aksi takdirde temsil ortadan kalkar ve geriye yalnızca yatırım yapanların yönettiği bir sahte düzen kalır.

Katarsis ve yüzleşme

Bugün mesele artık yalnızca bireylerin suçluluğundan ibaret değil, aynı zamanda tüm düzenin nasıl işlediğini görebilmek meselesidir. Muhittin Böcek gibi bireylerin yıllar sonra, zor durumda kaldıklarında utanç içinde “itirafçı” olmaları, toplumu temizlemeye yetmez. Çünkü bu itiraflar çoğunlukla hakikatin değil, güç çatışmalarının bir sonucudur. Türkiye’nin gerçekten ihtiyaç duyduğu şey, bireysel pazarlık itirafları değil, ülkeyi gerçek bir katarsise götürecek büyük bir yüzleşme dalgasıdır. Sağaltım için gerekli olan, insanların yalnızca rakipleri değil, kendi partileri ve ilişkileri hakkında da açıkça konuşabilmesidir.
Bu yüzleşme gerçekleştiğinde, toplum ilk kez anlayabilir ki sorun birkaç “çürük elma” değil, çürümeyi olağan karşılayan ve normalleştiren sistemin kendisidir.

Devrimi bekleyecek halimiz yok!

Bu durum yalnızca bireysel bir ahlak sorunu değildir. Her sosyalistin haklı olarak belirttiği gibi, siyaset finansmanındaki çürüme kapitalist düzenin, mülkiyet ilişkilerinin, rant ekonomisinin ve sınıfsal iktidarın bir sonucudur. Sermayenin siyaseti belirlediği bir ortamda, temsilin temiz kalması mümkün değildir. Ancak buradan “o halde devrim olana kadar hiçbir şey yapılamaz” sonucuna varılmamalıdır. Bugün Türkiye’de daha acil bir siyasal gerçeklik söz konusudur. Muhalefet, ağır operasyonlar, yargı baskısı, medya kuşatması ve kriminalizasyon ile yok edilmeye çalışılıyor. İktidarın yıllardır kurduğu rant, ihale, parti-devlet-sermaye düzeni ortadayken yalnızca muhalefet içindeki çürümenin hedef alınması, ahlaki bir temizlik değil, siyasal bir tasfiye operasyonudur.

Bu nedenle mesele iki yönlüdür.

Bir yandan iktidarın kurduğu büyük yağma düzeni teşhir edilmelidir. Öte yandan muhalefet de “bize saldırıyorlar” diyerek kendi içindeki kirlenmeyi göz ardı edemez. Çünkü demokratik mücadele, sadece iktidara karşı olmakla değil, kendi çevresindeki

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın