
Bazı hükümet yetkilileri, “İsmail Arı tutuklanır, ortalık karışır; kimse buna dikkat etmez, Avrupa’nın da umurunda olmaz.” düşüncesindeler.
Bu tespit doğru bir noktada. Hatta Türkiye’ye karşı en sert tutum sergileyen Batılı liderlerin bile İsmail Arı’nın tutuklandığını duyduğunda Türkiye’ye odaklanacaklarını düşünmüyorum. Türkiye, demokrasi alanında geri adım attığı sürece, eleştirilerin baskı altında kalması alışıldık bir durum haline geldi.
Ancak şu an, Batılı liderlerin dikkatini Türkiye’ye çekebilecek bir fırsat penceresi ortaya çıktı.
ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş, Avrupa’nın enerji ve tedarik zincirinde ciddi sorunlar yaratma potansiyeli taşıyor.
Tam bu noktada, “Asya ile Avrupa’nın kesişim noktasında, başta enerji olmak üzere her türlü tedarik zincirinin en güvenli halkası Türkiye” imajının öne çıkacağı bir dönemdesiniz.
Orta Koridor’un Stratejik Önemi
Türkiye, yıllardır Asya’yı Kazakistan ve Kafkaslar üzerinden Avrupa’ya bağlayan Orta Koridor projesinin önemini vurgulamaya çalışıyor.
Bu projenin rakipleri, son çatışma döneminde önemli zararlar aldı. Çin’in Kuşak ve Yol Projesi’ne karşı geliştirilen Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Koridoru (IMEC) projesi, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, İsrail’in Hayfa Limanı, Kıbrıs ve Yunanistan’ı kapsıyor.
Körfez ülkelerinin durumu ise malum. İsrail’e gelince, Netanyahu hükümeti olmasaydı belki de İran savaşına gerek kalmayacaktı; sorun zaten İsrail’in politikalarında saklı.
Kıbrıs ve Yunanistan’a dönecek olursak…
AK Parti’nin iktidarının ilk on yılında, Kıbrıs konusunda sergilediği politika, Rum tarafının çözüm arayışında istekli olmadığını ortaya koydu. Türkiye, bu konuda moral üstünlük sağladı ve kimse Ankara’ya Kıbrıs meselesinde itiraz edemez hale geldi. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) Rusya ile yakın ilişkileri, Türkiye’nin elini daha da güçlendirdi.
Ancak 2010’lu yılların ortalarından itibaren, Türkiye’nin Avrupa ve ABD ile ilişkileri kötüleştikçe, Yunanistan ve Rum yönetimi, Türkiye’nin yerini almaya yönelik askeri ve siyasi adımlar atmaya başladı.
“İncirlik Üssü’nü kullanmakta zorluk mu yaşıyorsunuz? Gelin bizim üsleri kullanın,” dediler.
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması, bu ikilinin Batı ile olan ilişkilerini kopardı. Artık zihinsel olarak da Batı bloğunun bir parçası oldular.
“AK Parti Türkiye’sine güven olmaz; gelin, siz sırtınızı bize dayayın. Türkler istikrarsız, biz ise istikrar sağlar, dediler.
Bu süreçte İsrail ile de önemli bir askeri işbirliği geliştirdiler.
İsrail ile Yakın İlişkilerin Getirdiği Sonuçlar
Kaderin bir cilvesine bakın.
Bir zamanlar Avrupa Birliği ülkeleri, “Türkiye’yi üye yaparsak, istikrarsız Orta Doğu’ya komşu oluruz,” diyordu.
Şimdi ise Rum Kesimi, İngiliz üsleri ve İsrail ile olan yakınlığı sayesinde İran ve onun vekillerinin hedefi haline gelmiş durumda, bu da istikrarsızlığı AB’nin içine taşıdı.
Türkiye, savaşta İran’a karşı düşmanca bir tutum sergilemezken, İsrail karşıtlığı da belirgin. Kürecik Üssü ise savunma amaçlı olarak kullanılıyor.
Diğer yandan, Rum kesimi İsrail ile yakın bir işbirliği içinde ve burada bulunan üsler, saldırı amaçlı kullanılıyor.
Bu durum, Türkiye’nin kendini öne çıkarabilecek bir ortamda olmasını sağlıyor. Böyle bir ortamda Avrupa neden Türkiye’yi bir alternatif olarak görmesin ki?
Ancak güven sorunu mevcut. Türkiye, vazgeçilmez bir ortak olarak görülse de, güvenilir bir müttefik olarak algılanmıyor.
Geçtiğimiz günlerde Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Rusya konusunda tek başına AB’yi kilitleyebildi.
AB başkentleri, bir daha böyle bir duruma düşmek istemiyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, göçmenleri otobüslere doldurup Avrupa’ya göndermekle tehdit etmişti. Hatta, 2020’de Suriye’de 30’dan fazla Türk askerinin ölümüne neden olan hava bombardımanından sonra Suriyeli göçmenler, Yunanistan sınırına götürüldü.
“Kızdırmayın beni, kapatırım şalteri”
Avrupa, böylesine bir iktidarla elektrik entegrasyonu gibi bir konuda nasıl bir anlaşma yapabilir? “Kızdırmayın beni, kapatırım şalteri” demeyeceği ne malum?
Güvenilir olmadığı sürece, Türkiye’nin vazgeçilmezliği maalesef bir anlam ifade etmiyor. Güvenilmez ve yine de vazgeçilmez olma durumu, Türkiye’nin yedekte tutulmasına neden oluyor. “Yedekte tutalım, çok zor durumda kalırsak kapısını çalarız,” düşüncesi hakim.
AB, İsmail Arı, Alican Uludağ ve diğer gazetecilerin tutuklanmasını kınayan açıklamalar yapmıyor. Eskiden olduğu gibi bazı Avrupa başkentleri, Türk büyükelçilerini Dışişleri’ne çağırarak girişimlerde bulunmuyor.
Sessiz kalmaları, umursamadıklarından veya “her şeye rağmen Türkiye ile çalışırız” anlayışından değil; aksine, artık bununla ilgili tepkisiz kalmaları alışkanlık haline geldi.
Ancak bunun bir bedeli olduğu aşikar. Muhalefet mekanizmasına yönelik baskılar, güvenilirlik algısını pekiştirdiği gibi daha sıkı işbirliklerinin önüne geçiyor.
Eğer Türkiye’de denge-denetleme mekanizmaları etkin bir şekilde işlese, yargı bağımsız, muhalefet etkili ve basın işlevsel olabilse; iktidarın popülist yaklaşımları sınırlı kalacak ve müttefikleri fütursuzca tehdit edemeyecekti. Böylece Ankara’da iktidara güvenmek daha
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



