
Uğur Mumcu’nun önsözü
24 Ocak 1993 Pazar günü, Ankara’daki evinin önünde düzenlenen bombalı saldırı sonucunda hayatını kaybeden Uğur Mumcu, Ekim 1990’da yazdığı “İki Gözüm Ayşe” adlı eseri için kaleme aldığı önsözde şunları ifade etti:
Yeşil mürekkepli mektuplar
Sabahattin Ali, Türk edebiyatının en çileli yazarlarından birisidir. Bu zorlu yaşamı, 2 Nisan 1948 tarihinde, Kırklareli’nin Üsküp nahiyesindeki Istranca Dağları’nda “Öküz Çatak” olarak bilinen bir yerde, Yugoslav göçmeni ve Milli Emniyet ajanı Ali Ertekin tarafından sona erdirildi. Ardında, binlerce sayfa öykü ve acılardan süzülen dizeler bıraktı.
Sabahattin Ali, “Gökyüzünde kartal gibiydim / Kanatlarımdan vuruldum / Mor çiçekli dal gibiydim / Bahar vaktinde kırıldım” dizelerinde geleceği adeta önceden sezmiş gibiydi.
Elinizdeki kitapta, Sabahattin Ali’nin duygusal bağlarla sarıldığı Ayşe Sıtkı İlhan’a 1931-1935 yılları arasında cezaevinden yazdığı yeşil mürekkepli mektuplar, bu çileli yaşamın sevgi ve tutsaklık arasında ördüğü iplikler gibi geçmişten günümüze ulaşmaktadır.
Bu mektupları okurken, satırlar paslı kelepçeler gibi bileklerinize takılıyor, demir parmaklıklar önünüzde duruyor; “benimsin, benimsin diyemedim” dizeleri yüreklerden çıkıp vicdanlarınıza yerleşiyor.
Sabahattin Ali, 1932 yılında yakın arkadaşı ve daha sonra CHP milletvekili olan Emin Soysal tarafından ihbar edilmesi sonucunda, Atatürk’e hakaret suçundan bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Cezaevinde Konya ve Sinop’ta kalan Ali, “Başın öne eğilmesin / Aldırma gönül, aldırma / Ağladığın duyulmasın / Aldırma gönül, aldırma” dizelerini Sinop Cezaevi’nin deniz altındaki hücrelerinde kaleme aldı. “Görmesen bile denizi / Yukarıya çevir gözü / Deniz gibidir gökyüzü / Aldırma gönül, aldırma” dizeleri, o hücrelerden gelen acı çığlıklardı.
Bu acı çığlıklar, dışarıdaki deli dalgaların sesleriyle birleşerek günümüze kadar ulaştı. O günden bu yana birçok siyasi tutuklu, cezaevlerinde bu dizelerle avunmaya çalıştı.
Sabahattin Ali, 1933 yılında çıkarılan af yasasıyla serbest bırakıldı.
Aynı yıl, Milli Eğitim Bakanlığı’nda yayınevi şefliği yapmaya başlayan Abidin Özmen, Ali’yi Ankara’daki yeni açılan Devlet Konservatuvarı’nda Carl Ebert’in asistanı olarak görevlendirdi. Burada dramaturgluk yapıp diksiyon dersleri verdi.
Konservatuvardaki yılları, Ali’nin en mutlu dönemlerinden biriydi. 1935 yılında Aliye Hanım’la evlendi ve 1938 yılında Filiz Ali dünyaya geldi. Mutluluğu doruk noktasına ulaştı.
Ancak bu mutluluk, “İçimizdeki Şeytan” adlı kitabı yazana kadar sürdü. Bu eserinde ırkçı ve Turancı akımın liderlerini eleştiriyordu. Nihal Atsız, 1940 yılında yayımladığı “İçimizdeki Şeytanlar” broşürüyle Sabahattin Ali’yi uzun sürecek bir siyasi düelloya çağırmıştı.
1940’lı yılların siyasi davalarında sıkça “Sabahattin Ali – Nihal Atsız” isimlerine rastlanmaktaydı. Sabahattin Ali, ilerici ve solcuların, Nihal Atsız ise ırkçı ve Turancıların simgesi haline gelmişti.
Nihal Atsız, sahip olduğu Orkun dergisinde dönemin başbakanı Şükrü Saracoğlu’na hitaben üç açık mektup yazdı. Bu mektuplarda, Sabahattin Ali’nin komünist olduğunu ve Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından korunduğunu öne sürdü.
Sabahattin Ali, kendisi için “vatan haini” ifadesini kullandığı gerekçesiyle Nihal Atsız’ı mahkemeye verdi.
Dava, 28 Nisan 1944 tarihinde Ankara 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde başladı. İkinci duruşma 3 Mayıs’ta gerçekleştiğinde, Atsız yanlısı gençler adliye binası önünde gösteri düzenlediler. 9 Mayıs’ta mahkeme, Nihal Atsız’a dört ay hapis cezası verdi.
6 Mayıs’ta Orkun dergisi, Bakanlar Kurulu kararıyla kapatıldı; bir ay önce de Atsız’ın Boğaziçi Lisesi’ndeki edebiyat öğretmenliği sona erdi.
3 Mayıs’taki Ankara’daki siyasi gösteriler, “ırkçılık-Turancılık” davasının açılmasına zemin hazırlamıştı.
Sabahattin Ali, 1946 yılında Aziz Nesin ile birlikte çıkardığı Marko Paşa dergisinde “Topunuzun Köküne Kibrit Suyu” başlıklı yazısı nedeniyle Cemil Sait Barlas tarafından mahkemeye verildi. İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi, onu dört ay hapis cezasına çarptırdı.
Bu dönemde, “Sırca Köşk” adlı öyküsü 1948 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı ve Mehmet Ali Aybar’ın çıkardığı Zincirli Hürriyet’teki yazıları da kovuşturmaya uğradı.
Sabahattin Ali, bu baskılardan bunalmıştı. Bu sıkıntılarını şu satırlarla dile getiriyordu:
“Bugünkü itibarlı kişiler gibi hırs peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmak, mülk edinmek, sağdan soldan vurmak ve milleti sarmalayan emellere kapılmadık. Bütün mücadelemizde kendimiz için bir şey istemedik; yalnızca bu ülkenin yükünü sırtında taşıyan milyonlarca insanın dertlerine derman olacak yolları araştırdık.
Ne affedilmez bir suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşağı arkamızdan bağıracak: ‘Görüyor musunuz şu hain! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor…’
Çalmadan,
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



