Utanç ve Cesaret: Gisèle Pelicot’un Mücadelesi

Haber MerkeziHaber Merkezi
1 okunma
Utanç ve Cesaret: Gisèle Pelicot’un Mücadelesi

2024 yılında dünya, Gisèle Pelicot ismini duydu. On yıl boyunca eşi tarafından gizlice uyuşturularak sistematik cinsel şiddet mağduru olduğunu öğrendiğinde, hayatı dramatik bir şekilde değişti. Ancak onu küresel bir figür haline getiren şey, davasının kamuya açık görülmesini talep ederken dile getirdiği şu cümle oldu: “Utanç taraf değiştirmeli.”

Bu ifade yalnızca bir meydan okuma değil, aynı zamanda şiddetin karanlıkta büyüdüğü gerçeğine karşı bir bilinçlenme stratejisi. Pelicot, durumu “benim başıma gelenler” olmaktan çıkararak “Bu düzen nasıl işliyor?” sorusuna yönlendiriyor. Faili “canavarlaştırmanın” kolaycılığına sığınmıyor; bu yaklaşım, kötülüğü sıradan erkeklik pratiklerinden ayırarak rahatlatıcı bir mesafe yaratıyor. Gerçekte ise, burada organize bir sessizlik ve kolektif bir suç ortaklığı söz konusu.

Kitabı okuduğumda, karşıma çıkanın bir mağduriyet hikâyesinden çok, bir yüzleşme metni olduğunu düşündüm. Pelicot, duyguları manipüle etmiyor; kullandığı sade dil, yaşananların ağırlığını daha da belirgin hale getiriyor. Özellikle karakolda kendisine izletilen görüntülerle yüzleştiği bölümde, “Bu fotoğraftaki sizsiniz” denildiğinde yaşananlar, dramatik bir çığlık değil, sessiz bir kopuşu ifade ediyor.

Pelicot’nun tepkileri zaman zaman okuyucuya “anlaşılması güç” gelebilir. Zira toplum, mağdurlardan belirli davranış kalıpları bekliyor: yüksek sesle öfke, açık bir intikam isteği, kesintisiz bir kırılganlık… Ancak Pelicot, ne zaman öfkeleneceğine, ne zaman susacağına kendisi karar veriyor. Bir mağdurun nasıl konuşması gerektiğine dair yazılı olmayan kuralları reddediyor ve mağduriyetin toplumsal kodlarıyla hesaplaşıyor. Evlilik soyadını bırakmaması da bu bağlamda değerlendirilebilir; utancı devralmıyor, yalnızca yerini değiştiriyor.

Pelicot için asıl sarsıntı, hayatının en sağlam halkası olan ailenin bir anda çatırdamasıyla başlıyor. Yaklaşık elli yıllık bir evlilik, ortak çocuklar ve torunlarla kurulan hayaller bir anda zehirleniyor. Ayrıca soruşturma ilerledikçe dijital kayıtların yalnızca Pelicot’ya değil, kızı Caroline’a ve torunlara kadar uzanması, ihlalin aileyi bir bütün olarak sardığını gösteriyor. Anne-kız arasındaki gerilim de buradan kaynaklanıyor: Caroline daha sert bir yüzleşme talep ederken, Gisèle hayatta kalmaya odaklanıyor. İki kuşağın adalet ve iyileşme biçimleri farklı, ancak metin bu farkı dramatize etmiyor; tam tersine, bu dürüstlük anlatıyı güçlendiriyor.

Kitapta en çok dikkatimi çeken noktalardan biri, şiddetin gündelik yaşamın içine nasıl sızdığının gösterilmesi oldu. Pelicot’nun kahvaltı masasını akşamdan hazırlaması, “ertesi günün ahengini devreye sokma” çabasını simgeliyor. İlk bakışta sıradan görünen bu ayrıntının arkasında, dağılanı toparlama isteği yatıyor. Kontrol edemediği bir felaketin ortasında, en azından masayı düzgün kurmak istiyor. Kitaptaki ev içi detaylar, pek çok kadının kafasında yeni soru işaretleri ve sorgulamalar oluşturacak nitelikte.

Gisèle Pelicot’nun davanın kamuya açık olmasını istemesi, metnin ahlaki merkezini oluşturuyor. Mahkeme salonunu anlattığı bölümde, “Burası en büyük salondu ama gözüme ufacık… onlarsa çok kalabalık göründü” demesi, adaletin yalnızca hukuki değil, mekânsal bir mücadele olduğunu da vurguluyor. “Hayatının, ruhunun, bedeninin didik didik edilmesini dinlemek aşağılayıcı bir şey. Birbirini izleyen duruşmalar ve kürsüden okunan tıbbi ve psikolojik bilirkişi raporları boyunca; yasımdan, benim yasımdaki kadınlardan, ortalama düzeydeki IQ’umdan orgazm sayıma kadar her şeyden bahsedildiğini duydum. Ekranlarda çıplak ve bilincim kapalı halde göründüğüm yetmezmiş gibi, vücudumdaki her bir deliğin, renginin, salgılarının en ince ayrıntısına kadar tarif edilişini dinledim.” Bir kadın ve karşısında onlarca erkek. Sayısal, tarihsel ve kültürel üstünlük var. Ancak buna rağmen geri çekilmiyor. O salonda bulunmayı seçmesi bile erkek egemen düzene karşı bir direniş biçimi.

Kitabın sonlarında Pelicot, mutlu bir son yaratmasa bile, hayatın tek bir travmaya indirgenemeyecek kadar değerli olduğunu vurguluyor. Yeni bir ilişki, yeniden âşık olabilme ihtimali… Bu noktada, Pelicot’nun hayata tutunuşunun özeti niteliğindeki şu sarsıcı satırlar dikkat çekiyor:

“Yürümem gerekiyordu; o sessizliğe ihtiyacım vardı. Hayata tutunuyorum, ip üstünde yürüyen biri gibi devam etmek zorundayım. Toplum önünde duygu patlamalarını sevmem; nefretin peşine takılmayı reddediyorum. Eğer bazen sert görünüyorsam, bu yalnızca bir sonraki adıma odaklanmamdan kaynaklanıyor. Boşluğu iyi tanırım; Lyon Garı’na iki valizim ve köpeğimle indiğim gün o boşluğu duydum ama içine düşmemek için direndim. Sevdiklerime verebileceğim en iyi şey, hayatın devam edebileceğini kendime yeniden göstermekti.”

Yaşama Övgü, günlerdir zihnimde dönüp duruyor. Okurken sık sık kendime sordum: Aile gerçekten güvenli bir liman mı? Güven dediğimiz şey neye dayanıyor? Bu sorulara cevap ararken, Pelicot’nun anlattıkları, insanı kendi güvenlik algısıyla hesaplaşmaya zorluyor. Pelicot kimseye güvenmemeyi salık vermiyor; ancak kör güvenin nasıl bir zemine dönüşebileceğini ve aile dediğimiz yapının çoğu zaman sorgulanmayan bir güven miti üzerine kurulu olduğunu gösteriyor. Bu nedenle anlattıkları, kişisel bir hikâyeden çok daha fazlasına, hepimize ait bir yüzleşmeye işaret ediyor.

Kadınlar olarak, bize yaşatılanların utancını taşımayı reddetmeliyiz. Utancı üretip sonra da kadınların omzuna yükleyen düzenle yüzleşmek zorundayız. Bu nedenle yazının son cümlesini Gisèle Pelicot’ya bırakmak istiyorum:

“Bana her gün cesaretim için teşekkür ediyorlar, onlara şunu söylemek isterim ki; Bu, cesaret değil, ataerkil ve maço toplumu dönüştürmeye yönelik bir irade ve kararlılıktır.”

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın