Venedik Bienali’nde Doğa ve Sanatın Buluşması

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Venedik Bienali’nde Doğa ve Sanatın Buluşması

Venedik Bienali 61. Uluslararası Sanat Sergisi, boykot çağrıları, jüri istifaları ve pavyon kapatma kararlarıyla çalkalanırken, Lübnan Pavyonu bu tartışmalardan uzakta, doğa ve evrenle iç içe bir mistik alan sunuyor. Dr. Nada Ghandour’un küratörlüğünü üstlendiği bu pavyonda, Lübnanlı sanatçı Nabil Nahas, 26 resimden oluşan 45 metre uzunluğundaki yerleştirmesi ile izleyiciyi uzay ve zamanın ötesine götürüyor.

Nahas, İslami ve Batılı soyutlama geleneklerini doğanın fraktal geometrisi ve Lübnan’ın sembolü sedir ağaçlarıyla bir araya getiriyor. Bu eser, hem ülkenin çok kültürlü kimliğini yansıtıyor hem de bienali saran politik tartışmalara ışık tutuyor. Ghandour ve Nahas, eserin arkasındaki felsefeyi iahaber’e anlattı.

Nabil Nahas ve Dr. Nada Ghandour

– Venedik Bienali’ndeki devasa yerleştirmeniz doğrusal bir anlatıyı reddediyor. İzleyiciye nasıl bir deneyim sunmak istiyorsunuz?

Nabil Nahas: Doğrusal bir anlatı istemedim çünkü bu, yerleştirmeye uygun değildi. Eserimin bir başı veya sonu yok, bu nedenle izleyiciye tamamen sürükleyici bir deneyim sunmayı amaçladım. Eseri nasıl yorumlayacağınız tamamen size kalmış. “Beni Yanlış Anlamayın” (Don’t Get Me Wrong) başlıklı çalışmam, son birkaç yıldır üzerinde çalıştığım çeşitli temaları içeriyor. Doğa, nanoskopik seviyeden mikroskobik olana kadar her zaman ilham kaynağım olmuştur. Bu temalar, deniz yıldızlarının gökyüzüne geri gönderilmesi veya doğadaki fraktal geometri gibi farklı deneyimleri yansıtıyor.

Tüm bu yerleştirme, son dokuz ayda eşzamanlı olarak boyandı. Ortada ciddi bir emek var. Fıskiyelerin boyanmasında önceden tasarlanmış bir formül yoktu; süreç içinde kendiliğinden şekillendiler. Farklı temalar arasındaki sürekliliği yakalamak beni heyecanlandırdı. Örneğin, sedir ağacını tek başına resmettim, ancak bu ağacı evren yorumumla, virüsler ve galaksilerle birleştirip farklı bir boyut yarattım. Nihai amacım, uzay ve zamanı yok saymaktı. Buradayken, bildiğimiz anlamıyla uzay ve zamanı unuttuğunuzda, geçmiş ve şimdi gibi kavramların artık var olmadığı tamamen farklı bir deneyime geçiş yapıyorsunuz.

– Küratör olarak, 45 metre uzunluğundaki bu yerleştirmeyle sunmayı hedeflediğiniz deneyim nedir?

Dr. Nada Ghandour: Lübnan’ın bugün karşı karşıya olduğu zorlu süreçte, Venedik’te yer almak çok daha önemli hale geldi. Bu durum, hem varlığımızı kanıtlıyor hem de kimliğimizi koruyor. Eser, çok kültürlü Lübnan kimliğini yansıtıyor. Lübnan kimliği, geçmiş tüm Akdeniz medeniyetlerinin uyum içinde harmanlandığı esnek bir yapıya sahip. Bu zenginlik, Nabil Nahas’ın güçlü ve birleşici sanat dili aracılığıyla ifade ediliyor.

– Sedir ağaçları ve zeytinin anlamları pavyonun ana temasıyla nasıl bütünleşiyor?

Dr. Nada Ghandour: Eserin kimlik ve çoğulculuk üzerine kurulu olduğunu söylemiştik. Nabil Nahas’ın geliştirdiği görsel dil, İslam medeniyetinden güçlü bir şekilde etkilenmiş. İslami mimaride sıkça karşılaşılan klasik yıldız formunu, burada bir zemin deseni olarak görmekteyiz. Bu yaklaşım, İslami soyutlama ile Batı soyutlamasını ustaca harmanlıyor. İslam sanatında her geometrik formun bir anlamı vardır; sonsuzluğun, ilahi olanın ve evrendeki her şeyin birbiriyle bağlantılı olmasının derin bir anlamı söz konusudur.

Bir resimdeki sarmal yapıyı semazenlerin dönüşü gibi düşünmek mümkün. Gezegenlerin Güneş etrafındaki dönüşünü andıran kozmik bir dans yaratarak, semazenler dönerken bir eli yeri, diğer eli göğü işaret ediyor; insan, dünyayı gökyüzüne bağlayan bir köprü görevi görüyor. Aynı şekilde ağaç da kadim geleneklere göre dünyayı evrene bağlayan bir ekseni temsil ediyor. Bu semboller, insanın doğadaki ve evrendeki varoluşunu anlatmak için bu eserde birbirine bağlanıyor.

Venedik Bienali 61. Uluslararası Sanat Sergisi Lübnan Pavyonu (2026)

– Nabil Bey’in göç hikâyesini sergiyle nasıl harmanladınız?

Dr. Nada Ghandour: Nabil, Lübnan’da doğdu ancak babasının işi nedeniyle ilk on yılını Kahire’de geçirdi. Daha sonra Belçika’ya döndüler ve eğitimine Beyrut’ta devam etti. 18 yaşında ana dili gibi Fransızca konuşmasına rağmen Avrupa yerine Amerika’ya gitmeyi tercih etti. Kendini Amerikan soyutlamasına daha yakın hissetti. Amerikan soyutlaması, İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’dan göç eden sanatçıların mirasına dayanıyor; ancak Nabil, Amerika’nın soyut sanata daha açık bir alan sunduğunu düşündü.

Küçüklüğünde annesi onu Kahire’deki Han el-Halili çarşısına götürüyordu; burası İslami mirasın yoğun olarak hissedildiği bir yer. Ancak Nabil, “Benim asıl keşfettiğim gerçek İslami miras, Amerika’daki Metropolitan Müzesi’ndeydi” diyor. İslam sanatının derinliğini ilk kez orada kavradı ve bu deneyim onu derinden etkiledi. Hayatı boyunca soyut sanat üzerine çalışırken, İslam medeniyetinden beslenen bu formların ne kadar güçlü ve anlamlı olduğunu keşfetti.

Venedik Bienali 61. Uluslararası Sanat Sergisi Lübnan Pavyonu (2026)

– Venedik Bienali’ndeki boykotlar ve jürinin istifası hakkında ne

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın