Yalnız Yemek ve Sıkıntının İkisi Bir Arada

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Yalnız Yemek ve Sıkıntının İkisi Bir Arada

Sıkıldım!

Hepimiz gibi.

Ne yazacağımı düşündüm, ama bir türlü bulamadım. Görevim damak tadı ve mide ile ilgili olsa da, yemek düşünmek bile artık midemi bulandırıyor.

Tek başına yemek yemenin ne tadı var ki!

Bir Fransız filozofun sözünü hatırladım: Yalnız yemek yemenin acısı, insanı zavallı hale getirir.

Doğru mu değil mi?

O lezzetleri bir başkasıyla paylaşmıyorsanız, ne anlamı var ki?

Yemek, paylaşmak demektir; hem lokmayı hem de sohbeti!

Bir arkadaşım buna itiraz etti. “Yalnız yemiyorsun, kendinle yiyorsun” dedi.

Haksız sayılmaz. Yalnızlığı en çok kendimizle yaşıyoruz değil mi?

Neyse ki, bu hafta pilav, makarna, köfte, piyaz, fasulye, tandır, börek ve diğerleri yazımızın dışında kalacak.

Mecburen, başka çarem yok!

Savaş, barış, zamlar, emeklilerin isyanı (herkesin isyanı) ve işsizlik gibi meseleler…

Yani bu dertlerin arasında tereyağlı pilava kaşık sallamanın tadı mı olur?

Ama belki de ufak bir yemek tarifi ekleyebilirim.

Özellikle çok sevdiğim kuskus tarifini paylaşmak isterim.

Bizim kuskus, Faslıların kullandığı iri irmik değil; bildiğimiz mercimek boyutunda kesilmiş hamur parçalarıdır.

Bir paket kuskusu tencerede, gerçek tereyağında hafifçe kavurun. Sonrasında azar azar su ekleyerek pişirin, İtalyanların risotto pişirme yöntemine benzer. Çok lapa olmamasına dikkat edin! Üzerine beyaz peynir rendeleyin ve biraz maydanoz serpin.

Hepsi bu kadar!

Dün akşam bu basit yemeği bile yapmak istemedim.

Biraz peynir ve birkaç zeytinle geçiştirdim.

Sıkılmak iştahımı da kapatmış gibi görünüyor! Artık yemek düşünmek bile içimden gelmiyor.

Aklım Venezuela’da, Trump’ta, pijamasıyla yatak odasında derdest edilen Maduro’da veya İran’daki isyanlarda, füze düellolarında… Son günlerde yeniden hortlayan virüslere de kafayı takmış durumdayım. Gözüm sürekli haberlerde.

Televizyon programları sayesinde Türkiye’nin değerli uzmanlarını tanıma fırsatı buluyorum. Hastalıklarda önemli hekimler, savaşlarda eski askerler, enflasyonda ekonomistler…

Ülkemizin kıymetli insanlarını tanımak, genellikle felaketler sayesinde olmuyor mu?

Depremlerle yer bilimcileri, savaşlarla savunma uzmanları, darbe girişimiyle de darbe uzmanları tanıdık.

Ekranlar sayesinde üniversite hocalarıyla adeta akraba olduk!

Şimdi de hekimlerimiz tanıdıklarımız arasında.

Sağ olsunlar.

Her şeye rağmen umut dolu ya da umutsuz açıklamalardan aşırı sıkıldım.

İçim karardı.

Kurban Bayramı, günlerimize biraz neşe kattı.

Zaten değerli günlerimin sayısı hızla azalıyor!

Hızla!

Her iki durumda da son aynı! Tek kararsız olduğum şey, hangi ölümü tercih edeceğim.

Dört duvar arasında tıkılıp, uzun bir yaşam mı, yoksa özgürce soluyarak kısa bir yaşam mı?

Kararsızım!

Godot’yu bekler gibi hissediyorum.

Dün gece haberlere bakmadım. Tüm dertleri ekranın arkasında bıraktım. Dertsiz bir dünyada yaşıyormuşum gibi hissettim.

Bir kanaldaki caz konserine takılıp kaldım.

İlk konser bir arşiv kaydıydı. Amerikalı caz piyanisti Earl Hines’ın parmakları piyano tuşlarında, ürkek atlar gibi delice dans ediyordu.

Siyah takım elbisesi, incecik kravatı, briyantinle şekillendirilmiş saçı ve gülünce ortaya çıkan inci beyazı dişleriyle dikkat çekiciydi.

Sesi ise klasik bir siyahi sesiyle boğuk, sanki şarkı sözleri ses tellerine yapışmış gibiydi!

Bas gitarın da hakkını vermek gerek; o kalın tellerden dökülen notalar insanı etkiliyordu.

Ardından sahneye Tunuslu Dhafer Yousef çıktı. İstanbul’daki caz severlerin aşina olduğu bir sanatçı. Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da bir konser vermişti.

Arapça cazı ilk kez dinleme fırsatım oldu. Çölden gelen ince bir ses, sanki bir vahaya caz dinlemeye davet ediyor gibi.

Çölde Çay’a bir selam niteliğinde; Çölde Caz!

Yousef ayrıca usta bir ud sanatçısı. Udun caza bu kadar uyduğunu bilmiyordum.

Ünlü Udi Hrant da bunu bilmiyordu belki!

<p class=" </p>

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın