Yalnızlığın Pençesinde: Ayşe Şasa’nın Hayatı

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Yalnızlığın Pençesinde: Ayşe Şasa’nın Hayatı

“Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar,
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım!”

Ayşe Şasa, “Bir Ruh Macerası” adlı eserinde, içsel yolculuğunu bu iki satırla ifade eder. Hayatı, Batı’nın cazibesiyle başlamış olsa da, bu aydınlık, güneşin doğduğu yer olan Doğu’ya yönelince sönmeye mahkumdu. Zaman geçtikçe, anların geçici doğası ve deliliğin karanlık köşelerinden geçişi, onu tasavvufla buluşturdu. Tasavvuf kelimesi, birçok insanın titremesine neden olurken, çoğu bu kelimenin gerçek anlamını kavrayamıyor. Dindar görünme korkusu, insanları derin bir sıkışmışlığa sürüklüyor. Tasavvuf, eğer gerçek anlamıyla var olabilseydi, belki “akıl hastaneleri” de var olmayacaktı. Ayşe Şasa, 1941 yılında İstanbul’da dünyaya geldi ve hayatı boyunca yalnızlık, arayış ve anlam peşinde koştu. Ancak, bu karmaşık yolculuk içinde, yalnızca Yeşilçam’ın üretken senaristi olarak anılmasını yetersiz buluyordu. Kendi varoluşunu sorgulayan, ideolojilerin nasıl yıkılabileceğini deneyimleyen biriydi. Ancak hakikati gerçekten bulup bulamadığı tartışma konusu. İnsanın içinde yetiştiği aile ve toplumun etkileriyle biçimlenmesi, onu yalnızlığa iten unsurlardan biri oldu. Yazarlar, varoluşlarını sorgularken genellikle şizofrenik bir bakış açısına sahip olurlar; evrenin bir simülasyon olduğunu düşünenler de böyle düşünür. Yazarlar, bu karmaşık büyümenin içinde kaybolurlar ve “deli” yaftası ile etiketlenirler. Ayşe’nin çocukluğu lüks içinde geçmiş olsa da, yalnızlık onu derinden etkilemişti.

Ayşe Şasa, Çerkes bir anne ve Kürt kökenli bir babanın kızı olarak varlıklı bir ailede doğdu. Babası kereste tüccarı, annesi ise Batı hayranı bir ressamdı. Evin büyüklüğü ve hizmetçilerin varlığı, Ayşe’nin içindeki boşluğu doldurmaktan uzaktı. Ebeveynleri “modern” bir yaşam tarzını benimsemiş, geleneksel rollerden uzak duruyorlardı. Annesi, Ayşe’yi Avrupa’dan getirilen mürebbiyelere emanet etti. Bu dönemde, küçük Ayşe’nin hayatında derin travmalar oluştu. II. Dünya Savaşı yıllarında, yabancı dadıların anlattıkları ölüm ve savaş hikayeleri, küçük kızın ruhunda tarifsiz bir korkuya yol açtı. En travmatik anlarından biri ise, bir gece karanlıkta yapayalnız bırakılmasıydı. Ailesinin Batı hayranlığı, küçük Ayşe’nin ruhunu daha da parçalamıştı. Zenginlik, ona şefkat sunmamıştı; evdeki duygusal soğukluk, onu yalnızlığa itmişti.

Okul yılları, Ayşe’nin yaralarına bir nebze merhem oldu. Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ne (Robert Kolej) gittiğinde entelektüel bir uyanış yaşadı. Başarılı bir öğrenci olarak ilk oyunu “Yaşadığımız Odalar”ı yazdı. Kolej yıllarında, varoluşçu yazarlarla tanıştı. Ancak, Batı merkezli eğitim, içindeki boşluğu daha da derinleştirdi. Yıllar sonra, bu süreci şöyle tanımlayacaktı: “Tasavvuf edebiyatının büyük ürünlerine göz gezdirirken, yetişme çağımıza bu ihtişamın bir damlası bile ulaşmadı.” Gençliğinde Marksizm’e yönelmesi, ailesine bir isyan niteliğindeydi. Nihilist bir genç olarak, Kemal Tahir ile tanışması hayatında önemli bir dönüm noktası oldu. Tahir’in “ciddi bir şey yaptığında kimse suratına bakmaz” sözü, Ayşe’nin sanat anlayışında köklü değişim yarattı. Sinemaya adım atması, hayatını hızlandırdı; 1963’ten itibaren senaryolar yazmaya başladı.

İlk evliliğini sosyalist çevrelerden tanıştığı Atilla Tokatlı ile yaptı; bu ilişki kısa sürdü. İkinci evliliği ise Atıf Yılmaz ile oldu. Birlikte çalıştılar ve senaryolar ürettiler. Ancak Ayşe’nin iç dünyası fırtınalıydı. 1973’te ağır psikolojik krizler yaşamaya başladı ve şizofreni teşhisi kondu. Hastaneler, ilaçlar ve tecrit; bu süreçte Yılmaz’dan ayrıldı. Yaklaşık on yıl süren bir inziva dönemine girdi. Sinemadan uzaklaştı, evinin bir odasına kapandı. Vücut ağırlığı 40 kiloya kadar düştü, iki kez intihar girişiminde bulundu. Bu dönemde, üçüncü eşi Bülent Oran yanındaydı. Oran, ona şefkatle yaklaştı ve Ayşe, “delilik ülkesi” dediği bir dünyada yeniden anlam arayışına girdi. Günlükler tutarak acılarını yazdı ve bu notlar “Delilik Ülkesinden Notlar” kitabına dönüştü. Delilik, onun için hem bir yıkım hem de yeni bir kapıydı.

1981-1982 yıllarında İbn Arabi’nin Füsusu’l-Hikem’i ile tanışması, onun ruhsal yolculuğunda önemli bir dönüm noktası oldu. Bu eser, Ayşe’ye yeni bir dünyanın kapılarını açtı. Okudukça, “Hastalığımın nedeni vahiyden uzak yaşamış olmak,” diye yazdı. Tasavvuf, korku ve vehimlerini eritti. Nureddin Cerrahi Tekkesi’nde Safer Efendi’nin sohbetlerine katıldı. Orada, “İbn Arabi’nin kızı” olarak anılıyordu. Oxford İbn Arabi Derneği’nin yayınlarını takip etti ve dostlarına İbn Arabi’ye ait bir dua kitabı hediye etti. “Derviş yolunu tut, Allah’a sevgiyle hizmet et ve dünyadaki her şeye şefkatle yaklaş,” nasihatini hayatının sonuna kadar rehber edindi.

Ayşe Şasa, 2014 yılında zatürre nedeniyle 73 yaşında hayata veda etti. Arkasında filmler, kitaplar ve derin bir ruh yolculuğu bıraktı. Hikâyesi, 68 kuşağının, modernleşmenin ve arayışın bir özetidir. Arayış sürecinin özünde yatan gerçek, insanların belalarıyla geldikleridir. Aranan şeylerin burada olmadığı gerçeği, onun yaşamına damgasını vurmuştur. Tanımak güzeldi; ancak, yaşanan tüm bu karmaşanın içinde, insanların belalarıyla geldikleri gerçeği her zaman kalıcı olmuştur.

<img decoding="async" alt="" data-error-handled="true" height="211" src="https://media-cdn.iahaber.com.tr/media/library/2026/05/ddf1f6d2-40a </p>

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın