
Önünde açık bir ekran, soğumuş bir kahve fincanı ve tamamlanmayı bekleyen işler. Evden çalışma hayatında, bir yandan çamaşır makinesini doldurup bulaşıkları boşaltma görevleriyle meşgulsün. Beyaz yakalıların “oh hayat sana güzel” demesine rağmen, sen yalnızca “içi beni dışı seni” diyebiliyorsun. Faturalarla ilgili gelen mesajlar ve büyük markalarla çalışan ajanslardan beklenen ödemelerin gelmemesi. Midende hissettiğin ağrılar eşliğinde yapman gereken telefon görüşmeleri ve göndermen gereken WhatsApp mesajları…
Ya da bir konser sonrası herkes neşeyle sarhoşken sahneyi toparlayan roadilerin, etkinlikler iptal olduğunda işsiz kalması. Günlerini bir stüdyoda Spotify’da en çok dinlenenler listesine girecek şarkıyı yaratmaya harcayan müzisyenin, “çok popüler” olmaması durumunda çarkın dişlileri arasında ilk tükeneceklerden biri olacağı gerçeği. Yasalarla korunan neredeyse hiçbir hakkının olmaması ve ülkemizde müzik, kültür-sanat çalışanlarının yok sayılması…
Yaratıcı emek, görünmez bir emektir. Ancak en çok görünme ihtiyacı olan emektir.
Emek denince neyi kastediyoruz?
Modern emek anlayışı, sanayi devrimiyle şekillenen bir kavramdır. Fabrika, vardiya, maaş ve sigorta gibi unsurlar, ölçülebilir, tekrarlanabilir, fiziksel emek tanımını oluşturur. Zihin işinin bile bu kalıba sokulması zorunlu hale gelmiştir: sekiz saat masa başı, yoklama cetveli, performans değerlendirmesi gibi. Sistem, somutlaştırabileceği şeyleri tanır ve benimserken, somutlaştıramadığı unsurları görmezden gelir. Yaratıcılık ise herkesin özendiği, ama somutlaşması zor ve ölçülmesi çok fazla parametreye bağlı bir “nimet” olarak kalmaktadır.
Bir yazarın zihninde on yıl boyunca şekillenen bir hikâye nasıl ölçülür? Bir illüstratörün tek bir çizim için denediği yüzlerce taslak nasıl değerlendirilebilir? Bir fotoğrafçının “doğru ışığı” bulmak için harcadığı süre hangi hesap cetveline yansır? Bunlar emek değil midir? Ortaya çıkan eserler, üretim değil mi? O poz verdiğiniz ve Instagram’da paylaşmaktan keyif aldığınız tüm eserler…
Yaratıcı emek, nihai ürünle görünür hale gelir; ancak o ürünü mümkün kılan süreç, sistematik bir şekilde yok sayılmaya mahkûmdur. Bu durum, ekonomik bir sorun olmanın ötesinde, kültürel bir tutum meselesidir, özellikle ülkemizde. Yaratıcılık ya da yaratıcı endüstrinin herhangi bir parçasında yer almak sadece “bir altın bilezik” değil, hobi de değildir. Peki, ne? Sadece koleksiyonerleri mutlu etme aracı, galerileri ayakta tutan malzeme, reklamlara fon müziği ya da Instagram’da bol beğeni alacak bir “alıntı” mı? Herkes bu süreçten bir şekilde fayda sağlıyorsa, bu eserleri üretenlerin de haklarının, sendikalarının ve güvencelerinin olması ve bu hakların korunması gerekmiyor mu?
Dünyada ne oluyor?
Yaratıcı emeğin sistematik olarak yok sayılmasının uzun vadede yarattığı kültürel ve ekonomik çöküşün farkında olan ve bu duruma karşı yapısal çözümler geliştiren, örnek alınması gereken ülkeler mevcut.
Fransa, yaratıcı emek alanında dünyada en gelişmiş koruma sistemlerinden birine sahiptir. 1936 yılında kurulan AGESSA ve La Maison des Artistes gibi yapılar, yazar, çizer, müzisyen ve performans sanatçılarını bağımsız çalışan statüsünde tanıyarak sosyal güvence sağlamaktadır. Bir illüstratör, aldığı her ücret üzerinden sisteme prim yatırmakta; bunun karşılığında sağlık sigortası, emeklilik hakkı ve işsizlik desteği almaktadır. 2020 yılında yeniden düzenlenen “intermittents du spectacle” sistemi, sahne sanatçıları için özel bir işsizlik sigortası modeli sunmaktadır: yılda yalnızca 507 saat çalışmak, bu güvenceye erişim için yeterlidir. Fransa, bu sistemi lüks olarak değil, kültürel sürdürülebilirliğin zorunlu altyapısı olarak değerlendirmektedir.
Almanya’da ise 1983 yılından bu yana Künstlersozialkasse (KSK) — Sanatçı Sosyal Sigortası Fonu — faaliyet göstermektedir. Model oldukça akıllıca: sanatçı primin yarısını kendisi öderken, diğer yarısını sanatçıların eserlerini kullanan yayınevleri, reklam ajansları ve medya şirketleri karşılamaktadır. Devlet de küçük bir katkıda bulunmaktadır. Böylece yaratıcı içerik tüketicileri, o içeriği üretenlerin güvencesine ortak kılınmaktadır. Bugün yaklaşık 190.000 sanatçı bu sistemden yararlanmaktadır. Almanya, yaratıcı emeği bir ekosistem meselesi olarak görmektedir; bir ucun güvencesi, diğer ucun sürdürülebilirliğini etkilemektedir.
İskandinav modeli ise farklı bir perspektif sunmaktadır. Norveç, Danimarka ve İsveç’te devletin sanat bütçeleri yalnızca kurumları değil, bireysel sanatçıları da kapsamaktadır. Çalışma bursları, üretim destekleri ve telif hakkı mekanizmaları, bir yazar ya da müzisyenin “satış yapana kadar” bekleyerek hayatını sürdürmesini mümkün kılmaktadır. Norveç’te devlet, yılda en çok satan 1000 kitabı kütüphaneler için satın almakta; ancak bunun geliri yazarlara dağıtılmamakta, genç ve az tanınan yazarlara burs olarak aktarılmaktadır. Yaratıcı ekosistem, yalnızca zirvedekileri değil, tabanı besleyerek büyümektedir.
Güney Kore ise bu noktaya farklı bir yol ile ulaşmıştır. Kültür ekonomisini ulusal bir strateji olarak benimseyen Kore, 1990’lardan itibaren K-pop, K-drama ve webtoon endüstrilerini devlet desteğiyle kurumsal bir altyapıya oturtmuştur. Kültür Bakanlığı’na bağlı Korea Creative Content Agency (KOCCA), içerik üreticilerine finansman, ihracat desteği ve eğitim sunmaktadır. Daha da önemlisi, yaratıcı çalışanlar burada işçi olarak kabul edilmektedir. Webtoon çizerlerinin sendikaları bulunmaktadır. Telif hakkı ihlalleri ise ciddi yaptırımlarla karşılanmaktadır. Kore, kültürü ihraç ürünü olarak görürken, onu üretenleri de o üretimin merkezine yerleştirmektedir.
İrlanda modeli
İrlanda, geçtiğimiz aylarda yaratıcı sektöre yaklaşımını, sanatı yalnızca bir hobi değil, ekonominin ve toplumsal kimliğin ana damarı olarak kabul eden bir dizi yeni düzenlemeyle güncellemektedir. İrlanda’nın Mart 2026’da kalıcı hale getirdiği “Sanatçılar için Temel Gelir” modeli, tüm dünyada örnek alınması gereken bir sistemdir. Bu model, yaratıcıların “aç kalma” korkusu olmadan sadece işlerine odaklanmalarını sağlayarak, sanatsal üretimin kalitesini ve sürekliliğini artırmaktadır. Ekonomik belirsizlik dönemlerinde sanatçıyı bir “çalışan” olarak tanımak devrim niteliğinde bir adımdır. Aynı zamanda yapay zeka karşısında pasif kalmak yerine, İrlanda, 2025’teki yasa tasarısıyla ses ve görüntü haklarını (likeness) koruma altına almayı hedeflemektedir. Diğer ülkeler, dijital klonlama ve deep
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



