Yeni Dünya Düzeni: Üç Liderin Stratejileri

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Yeni Dünya Düzeni: Üç Liderin Stratejileri

Kanada Başbakanı Mark Carney’in Davos Dünya Ekonomik Forumu’ndaki konuşması büyük yankı uyandırdı. Carney, dünyamızın bir geçiş döneminde değil, bir kopuş sürecinde olduğunu ifade ederek, güç mücadelesi veren ABD’ye karşı kurallara dayalı düzeni destekleyen devletlerin birlik içinde hareket etmelerini istedi.

İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in, Donald Trump’a karşı sergilediği kararlı duruş, global ölçekte önemli bir destek buldu. Sanchez, bir NATO üyesi olarak ABD’ye karşı nasıl sağlam bir tutum sergilenebileceğini, bu konuda çekimser kalan bazı liderlere göstermiş oldu.

Japonya’nın Başbakanı Sanae Takaichi, ABD’yi merkez alarak Çin’e karşı bölgesel ittifakları güçlendiren bir strateji benimsedi. Bu yaklaşım, diğer liderler kadar dikkat çekmese de, üçüncü bir alternatif olarak değerlendirilmeye başlandı.

Kısa bir zaman diliminde, Ukrayna’nın işgali, Suriye’de Esad’ın devrilmesi ve Gazze’deki İsrail-Filistin çatışmasının en kanlı sahneleri yaşandı. Bu çatışmalar, İran’ın Yemen’deki Husilerden Lübnan’daki Hizbullah’a kadar olan silahlı uzantılarının devreye girmesiyle önce bölgeyi etkisi altına aldı, ardından İsrail ve İran arasında doğrudan bir çatışmaya dönüştü. Bugün, Trump’ın seçilmesinin ardından ABD, bir zamanlar öncüsü olduğu uluslararası kurallar düzenine karşı isyan bayrağını çekerek, müttefiklerini bile kaygılandıran yayılmacı bir söyleme yöneldi. Bu süreçte, Trump’ın saldırgan tutumundan sadece düşman ülkeler değil, Danimarka gibi müttefikleri de etkileniyor. Bugün Trump yönetimi, 22 yıl aradan sonra İran’a yönelik büyük bir askeri operasyon planlıyor.

Dünya siyaseti üzerindeki mevcut değerlerin ve tahminlerin alt üst olması, kendi ülkelerini korumak isteyen birçok hükümetin ve siyasetçinin yeni yorumlarına, bahsedilen üç yaklaşımın ve belki de yakın gelecekte farklı perspektiflerin ortaya çıkmasına yol açıyor.

Carney’in liberal yaklaşımı, orta ölçekli devletlerin kural temelli küresel düzenin geri gelmeyeceğini anlamalarına ve süper güçlerin etkisi altında kalmamak için aralarında daha yakın işbirlikleri geliştirmelerine dayanıyor. Carney, bu yaklaşımı “değer temelli gerçekçilik” olarak adlandırırken, stratejik özerkliğin korunmasının tek yolunun bu olduğunu vurguluyor.

Sosyalist lider Sanchez, “savaşa hayır” diyerek daha ilkesel bir meydan okumayla ortaya çıkıyor ve o da stratejik özerklik vurgusu yapıyor. Sanchez’in bu duruşu, belki Carney gibi bir yol haritası sunmuyor; fakat İspanya’nın benzeri devletlerin liderlerine örnek teşkil ediyor.

Elbette ABD, korkulan tek süper güç değil. Milliyetçi Takaichi, kendi ülkesine en yakın tehdit olarak gördüğü Çin’in hegemonyasına karşı bir strateji geliştiriyor. Japonya’nın ulusal güvenliğin Amerikan desteği olmadan sağlanamayacağını bilen Takaichi, ülkesini yeniden güçlü bir askeri güç haline getirecek adımlar atmayı planlıyor ve aynı zamanda Güney Kore, Hindistan ve Avustralya gibi ülkelerle işbirliklerini geliştirmeyi hedefliyor.

Türkiye açısından bu yaklaşımları değerlendirdiğimizde, her üç ülkenin de insani ve sınai kalkınma düzeyleri ile yerleşmiş demokrasi ve hukuk devleti yapısına sahip olduğunu görebiliyoruz. Türkiye’nin haritadaki konumu ve kurumsal kimliği sabitken, bu ülkeler, Türkiye’nin Erdoğan döneminde yaşadığı ulusal kimlik burulmasını kendi içlerinde yaşamıyor.

NATO müttefiki olan Kanada’nın tek komşusu ABD, iki yanı okyanuslarla çevrili. Japonya, coğrafi olarak büyük güçlere yakın bir adalar topluluğu ve kaygı duyduğu Çin’e oldukça yakın. İspanya ise, Atlantik ve Akdeniz’in birleşim noktasında, Afrika’dan Avrupa’ya göç dalgasının tam merkezinde yer alıyor.

Şimdi, bu üç yaklaşımı bir olay üzerinden değerlendirerek karşılaştıralım:

Geçtiğimiz hafta Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisinin sağlanması için Trump, müttefiklerinden destek istedi; ancak çağrısı yanıtsız kaldı.

Basra Körfezi’nden Hürmüz Boğazı’na kadar İran’ın ve karşı kıyıdaki Arap ülkelerinin yüzlerce kilometrelik sahil şeridi var. Basra’dan Hürmüz Boğazı’na mesafe yaklaşık 1000 kilometre. Bu kadar geniş bir alanın güvenliğini sağlamak, aylarca görev yapacak 30-40 parçalık bir donanma gerektiriyor. Ayrıca, İran semalarında kısmen veya tamamen “uçuşa yasak bölge” uygulaması da zorunlu hale geliyor. İran’ın ürettiği SİHA’larla gerçekleştirebileceği saldırılar, bölgede büyük savaş gemilerini bile çaresiz bırakabilir. Dolayısıyla, Trump’ın talep ettiği şekilde burayı koruyabilecek bir askeri güç oluşturmak büyük bir risk taşıyor. Yapılan girişimlerin etkisi, hedef alınanların kaygılarını artırmaktan öteye geçmiyor.

Zaten müttefiklerinin ABD’nin çağrısına soğuk yaklaşmasına kimse şaşırmaz. Zira, Trump’ın her seferinde müttefiklerini aşağılaması ve hakaret etmesi, destek talebinde bulunduğu son konuşmasında bile göz önündeydi. NATO müttefikleri, Trump yönetimindeki ABD’nin kendilerine nasıl bencilce yaklaştığını çok iyi biliyorlar.

Bu durumda Trump’ın tek makul çözümü, diplomasiyi devreye sokmak gibi görünüyor. Nisan ayında planlanan Xi Jinping – Trump Zirvesi, İran’daki çatışmanın geleceği açısından önemli bir gösterge olacak. Eğer orada bir ateşkes zemini oluşursa, belki Basra Körfezi’ne İngiliz, Fransız, Hint ve Çin gemilerinden oluşan bir donanma girebilir; ancak bu durumda bile ABD donanması dışarıda kalacak.

Trump’ın çaresizliği, Carney’in çağrısının boşa gitmediğini gösteriyor. Orta ölçekli devletler, bir araya gelip kararlı bir duruş sergilediklerinde büyük güçlerin dayatmalarına karşı etkili olabiliyorlar. Belki her zaman bu kadar elverişli şartlar olmayabilir; fakat devletler arasındaki doğru bir dayanışma, Trump’ın “ben tek, siz hepiniz” tavrına karşı önemli bir umut sunabilir.

Daha birkaç ay önce NATO içindeki müttefiklerini “ulusal bütçelerindeki savunma payını artırmaları” için zorlayan Trump, bugün bu müttefiklerinden gerekli desteği alamıyor. Bu durum, ABD’nin NATO’yu kendi çıkarları doğrultusunda manipüle edebilme kapasitesinin sorgulanmasına yol açıyor. ABD, NATO’nun kurucusu ve en büyük ortağı olsa da, ittifakın tamamından güçlü değil; ayrıca müttefikleri de her an onun emrine amade değiller.

Sanchez’in ilkesel siyaseti de Carney’in çağrısıyla benzer bir etki yaratıyor. Ne kendisi ne de partisinin önceki başbakanları, sosyalist politikalarını NATO’dan çıkmak ya da NATO’yu bir küresel sömürü aracı olarak etiketleyerek kurgulamıyor. İspanya’nın NATO temelli çıkarlarını iç siyasetin malzemesi haline getirmiyor. Daha önce de Avrupa’da Gerhard Schröder ve Lionel Jospin gibi başbakanlar, sosyalist kimliklerini NATO ve diğer ittifaklarla uyumlu bir şekilde yansıtm

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın