
Geçtiğimiz günlerde düzenlenen Anneler Günü etkinliğinde, arkadaşım Ahmet Erhan’ın etkileyici şiiri “Oğul”u okurken, bir dizesi aklımda takılı kaldı: “Yoruldum artık her yolağzında kendime rastlamaktan.” Genç yaşta kaybettiğimiz Ahmet Erhan, bu basit ama derin dizesiyle bizi düşündürüyor: İnsan ne zaman kendine rastlar?
Bu soru, önceki yazımda bahsettiğim Duşan Kovaçeviç’in Profesyonel adlı oyununda dile getirilen düşüncelerle birleşti. Derin karakterler yaratan bir yazar arkadaşım, “Senin kaybettiğini, yıllar sonra birinin sana getirmesi ne kadar doğru?” diye sormuştu. “Bir ömür yaşanmış, bir hikâye yazılmış ve zamanın terekesine bırakılmıştır. Eksik olan, zamanında tamamlanmazsa bir değeri olmaz.” Bu görüş bir açıdan mantıklıydı; kaybedilen, o varken değerlidir ve geçmişte kalmışsa günümüze entegre edilemez. Ancak birkaç gün sonra, Ahmet Erhan’ın dizesi, “Hayır, tam da öyle değil,” dedirtti. Oyundaki gibi, geçmişimizi bugüne getiren bir bavul yok; ama bir yolağzında kendimize rastladığımızda, zihnimizdeki bavulu açar ve bakarız. Sanki bir oyunun içindeyiz gibi, çarpıcı bir filmin karakteriyiz gibi.
Charles Bukowski, “Hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum. Replikleri biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok. Yine de çıkamıyoruz filmin içinden. Ve film kötü,” der. Bu gözlem, kaç şiir ve kitap yazdıktan sonra geldi bilmiyorum. Eğer “senin sen olman/ asla bir daha olmayacak” dizesinden sonra yazdıysa, muhtemelen bir yolağzında kendisine rastladığı zamandır.
Sait Faik, Lüzumsuz Adam adlı öyküsünde “Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yaparlar?” diye sorar. Edebiyat tarihçileri bir kenara bırakılsın, bu cümlelerin, Sait Faik’in yıllar sonra ayrıldığı sevgilisi Alexandra ile karşılaşmasının ardından yazılmış olabileceği düşüncesi aklıma geliyor. Başka bir deyişle, Sait Faik’in bir yolağzında “âşık Sait Faik”le karşılaşmasından sonra…
İnsan, çoğu zaman farkına varmasa da birçok yerde kendisine rastlar. Örneğin, bir mitingde alışılmış bir sloganı haykırırken, yıllar önceki kendinize denk gelebilirsiniz. O zaman, geçmişteki siz, o sloganı yeni öğrenirken, siz onu tanırsınız ama o sizi tanımaz. Sessizce yanından uzaklaşır ve geçersiniz.
Bir şehre gittiğinizde, tanıdık bir kapıyı açar gibi hissedersiniz. Aynı gökyüzü, aynı evler, adımlarınızı götüren tanıdık sokaklar. Gülümseyişiniz tanıdık yüzlerle buluşur. Tam o an, köşede, şehri tanımaya çalışan bir genç görürsünüz. Kendinize rastladığınızı anlar, yanına gidip elinizi omzuna koymak istersiniz. Ancak o sizi tanımaz ve aranızda büyük bir zaman boşluğu vardır. İçinizden Timur Selçuk’un bir şarkısındaki dize geçer: “Anladım benden yıllarca uzaklığını.”
Hayatın akışı içinde savrulan binlerce kelimenin, cümlenin, haberin ve çağrının içinde tanıdık bir ad bir güvercin gibi belleğinize konabilir. O ismi bildiğinizi düşünürsünüz. Anlık bir tanışıklık hissiyle gelir; yaşanmışlıkları, tanıklıkları ve çağrışımlarıyla birlikte. O ismi duyduğunuz an, kendinize rastladığınız bir anı yaşarsınız; ancak durup düşünmezseniz, kalbinizin derinliklerine bakmazsanız anlayamazsınız.
Örneğin, sizde derin izler bırakmış bir tanıdığınızı aniden görürsünüz. O sizi görmezden gelip geçerken seslenir, yanına koşarsınız. Geçip gitmeyi yok sayarak… Birkaç kırık cümle ve buruk bir gülümseme. Konuşurken elinde bir kitap görürsünüz. “Ne okuyorsun?” diye sorar, açar gösterir. Bir zamanlar üzerinde çokça konuştuğunuz yazarın kitabıdır. O an, rastladığınız, sizi görmezden gelen geçmişte tanıdığınız değil; kendinizdir. Bir kitap kapağında kendinize rastlarsınız.
Bazen de o rastlaşma duygusu bir şaşkınlıkla gelir. Biri konuşurken, “Bu benim cümlelerim,” dersiniz; bir davranışında, “Bu da benim davranışım,” dersiniz. Onun uykusunun kaçtığı saatlerde, belki siz de uykudan uyanmışsınızdır. Onun baktığı yere siz de bakıyor, onun gördüğünü siz de görüyorsunuzdur. Bu duruma çeşitli sıfatlar eklenebilir; ama aslında kendinize rastlamaktır bu.
Gündelik yaşamda kendimize sıkça rastlarız; unutulmamış bir ses, bir yüz, bir koku, bir nesne. Mesele, bu durumların farkında olmaktır. Çoğu zaman, bugünkü kendimizle meşgulken, ansızın karşımıza çıkan diğer kendimizi tanımayız. Tanımadığımız için de bazı şeyler, avucumuzdan kayıp giden kum taneleri gibi dağılır. Kazancakis’in Zorba romanının ana karakteri, eğitimsiz ama bilge kişisi Aleksi Zorba, hayatın gizini çözmüşçesine konuşur ve bir yolağzında kendimize rastladığımızda mutluluğun nerede ve ne zaman olduğunu anladığımızı hatırlatır: “Bir mutluluğu yaşarken onu kavramamız zordur; ancak o geçip de arkamıza baktığımız zaman, birdenbire biraz da hayranlıkla, ne kadar mutlu olduğumuzu anlarız.” Ardından devam eder: “Bu yaşamın her insan için biricik olduğu, başka yaşamın var olmadığı, neyin tadına varacaksan bu yaşamda varacağın, çabucak geçip gittiği, sonsuzluğun içinde sana bir olanak daha tanınmayacağı uyarısı turnanın sesiyle yankılandı içimde.”
Hayat, bir şekilde içimizde yankılanır. O yankı, yaşadığımız her şeyi, tüm zamanları toplayarak bize getirir; tıpkı bir vadide boşluğa seslenip sonrasında kendi sesimizi dinlemek gibi. İşte bu, kendimize rastlamaktır bir yolağzında. Sevgili Ahmet Erhan, hayata dair sorular üreten bir şairdi. “Sorular sormak için geldim şu dünyaya,” demişti bir şiirinde. Her yol ağzında kendimizle karşılaşmak, büyük bir soru işareti taş
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



